Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

İyi Bir Hikâye ya da İyi Bir Yemek

-
5 dakikada okuyabilirsiniz

İyi Bir Hikâye Ya Da İyi Bir Yemek

İyi Bir Hikâye Ya Da İyi Bir Yemek

Edebiyat ve yemek… “Tatma” duyusuna hitap eden incelikli iki sanat. İyi bir hikâye kadar iyi bir yemeğin de esin perilerine ihtiyacı var. İkisinin de tatminkârlığı hacminden bağımsız. Bir başına mükemmeli arayan, baştan yaratan yazarın sofrasını ilginç kılan da bu ya…

Mutfak denen mabet

Acı Çikolata ’da ortaya koyduğu yemek tutkusunu Saklı Lezzetler ile taçlandırdı Laura Esquivel. Acı Çikolata ’nın kahramanı Tita gibi o da çocukluğunda sobanın yanında oturup annesiyle büyükannesinin mutfak denen mabetteki ayinlerini büyülenerek izlemişti. Mutfak, kadının kendini ifade etmesi için mükemmel bir yerdi ona göre. Küçük bir kabın içinde her şeyi mümkün kılabilir, o anki hislerini malzemeler aracılığıyla yaptığı yemeğe katabilir, bu yolla bir erkeğe dokunarak anlatacaklarından çok daha fazlasını ifade edebilirdi. Yemek-içmek, hayatın en önemli şeyiydi ve bunu yeterince önemsemeyenler hasta değillerse ahmak olmalılardı. İyi bir yemek için zaman ayırmalıydı ve bunun için her zaman beklemeye değerdi. Esquievel’in elma çorbası ve kaşığı 15 kalori olan mayonez tarifi verdiği sıradaki heyecanı etkileyici. Onun gözünde yemek yapmak bir sanat. Bir şair nasıl kelimeler üzerinde oynuyorsa iyi bir aşçı da malzemelerle ölçüler üzerinde oynar ve en güzel yemekler aşçının en mutlu ya da en acılı dönemlerinde ortaya çıkar.

Eriğe Şiir

Acı çektiği tek şeyin yoksulluk olduğu, yemek yiyecek para bulamadığı günler geçirmesine rağmen Pablo Neruda kalabalık sofra sevenlerden, sofrasını dostlarıyla paylaştıkça mutlu olanlardan. Onun yemek ve yaşamaya dair hislerini anlatan Eriğe Şiir’den bir bölüm:

“… O gün bugündür

toprak, güneş, kar,

ansızın boşanıveren

yollarda,

her şey,

ışık, su,

bıraktılar

anılarımda

bir erik

kokusu

ve saydamlığı

Tek bir kadehte

hayatın tüm

parlaklığı, gölgesi,

serinliği.

Ah, bir öpücük konar

ağızdan

eriğin üzerine,

dişler

ve dudaklar,

dolar

misk gibi kokusuyla,

sıvısıyla,

ışığıyla eriğin!”

(Çeviri: İnci Kut)

Beyinli pilav, komposto ve taze çiçekler

Sazlı sözlü eğlenceyi sevmediğinden, gürültüden hoşlanmadığından daha ziyade Aşiyan’daki evinde yakınlarıyla bir araya gelirdi Tevfik Fikret. Tenha sofrasında bol çeşit bulunsun isterdi. Birkaç çeşit turşunun, zeytinyağlı veya etli dolmanın, arada bir de olsa balık tabağının ve bahçeye özel olarak ektirdiği çiçeklerin eksik edilmediği masaya mutlaka pilav gelirdi. Ancak Fikret “düz” dediği sade pilavı sevmezdi. Tabağındaki pilav kebaplı, bezelyeli, patlıcanlı yahut bilhassa beyinli olmalıydı. Öğle ya da akşam fark etmez, yemeğin üstüne mutlaka buzlu komposto, mümkünse taze şeftali ya da kayısıdan yapılanı gelirdi. Sürahiler buz gibi su ile dolu olurdu. Zira Fikret, kışın balkonda bekleyen iki kulplu meşhur Göksu testisini bir buçuk saatte kocaman karlıklarla bitirecek kadar çok su içerdi. Ne var ki bu alışkanlığı şeker hastalığının habercisiydi ve hiç kimse Fikret’i son günlerinde bile perhizi bozup “İnandığım sayılı şeylerden biri de odur” dediği sağlığını tehdit eden sofralara oturmaktan alıkoyamadı.

Barışma Çorbası

Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler altbaşlığı ile yayımlanan kitabı Afrodit ’te açıkça ifade ettiği üzere, kışkırtmaktan hoşlanan bir kadın Isabel Allende. Mutfakta vazgeçemediği malzeme yermantarı. Erkekleri için “acil durum”larda kullandığı bu mantarın ne kadar kuvvetli bir baştan çıkarıcı ve şiddetli bir kavganın ardından ateşkes niyetine hazırladığı “Barışma Çorbası”nın içinde ne derece garantili bir yatıştırıcı olduğuna dair epeyce hikâyesi var. Katmandu’dan eve gazete kâğıtlarından külahlarda taşıdığı ya da San Francisco’da bir Hindu’nun hizmet ettiği aktardan aldığı, insanın içine işleyen keskin kokuları ile âdeta başka bir dünyada yaşadığı hissi uyandıran, mutfakta yerlerini aldıktan sonra ise birer büyücüye dönüşen baharatların da bu hikâyelerdeki rolü yadsınamaz. Söylediklerine bakılırsa Allende sos yapmakta usta. Ama bir sosu iki kez aynı biçimde pişiremiyor, çünkü mutfakta kendini tarif kitaplarına değil onu hiç yanıltmayan sezgilerine bırakıyor. Sofradan sonraki faslı da önemsiyor. Kokteyllerini, eğer kırılmadılarsa, hâlâ topuklu kadın ayakkabısı biçimindeki kırmızı cam kadehlerde ikram ediyor olmalı.

İyi şarkıya iki el ateş

Çiftlikte bazı iftar sofralarına Beykoz civarında yaşayan herkesin davet edilmesi âdetti. Peş peşe dizilen sıralar metrelerce temiz patiska ile kaplanır, üzerlerine yeni alınmış tabak çanaklar kimsenin sıkışmaması için uygun aralıklarla yerleştirilirdi. Böyle günlerde, Ahmet Midhat ile damadı Muallim Naci yüzlerce yufka açılan, kilolarca lokma dökülen, kocaman tencerelerde âdeta bir orduya yemek pişirilen telaşlı mutfağa inip neşe içinde sigara böreği sararlardı. İftarda herkesin önünde muhakkak iki çeşit, vişne yahut gülden yapılmış kırmızı şerbet ile hümmas şekeriyle kaynatılmış portakallı ya da limonlu beyaz şerbet olurdu. Kadehlerin çınladığı bayram sofralarında aile fertlerinin şarkı söylemesi de başka bir gelenekti. Midhat şarkıyı çok beğenirse ileride bekleyen adamlarına iki el ateş ettirirdi. Davetli grupları kıyıdan ala ala ilerleyen, içine halılar serilmiş teknelerdeki ziyafetlere de evdekiler kadar ihtimam gösterilirdi.

Sıradanı muhteşeme dönüştüren avcı

Kamp ocağını yakar. Domuz pastırmalarını tavaya atar. Yarı yarıya pişince alır. Evvelden mısır ununa buladığı alabalıkları sıcak yağa yatırır. Üzerlerine, pişerken yağları süzülüp lezzetlerini artırsın diye pastırmaları koyar. Bugün, şişeden oklavayla açtığı turtaları kamp ocağının üstüne yerleştirdiği fırında pişirmek yerine tavada pankek yapacak. Üstüne biraz toz tarçınla şeker gezdirecek. Geceden suya yatırıp yumuşattığı kayısıları, çaydanlıkta damakta eriyecek hale getirip pankeke ilave edecek. Kampçıların açlıktan kararan gözleri, pankek ve kahve kokusu ile aydınlanacak. Ardından domuz pastırmalı alabalıklar iyi gidecek.

Hemingway’le Yemek Bir Şenliktir kitabından bir av sofrası klasiği...

Usta aşçı olduğu söylenemezdi belki, ama pek az malzemeyi bir araya getirerek sıradanı muhteşeme dönüştürme yeteneğine sahipti Ernest Hemingway. Sofranın mütevazısından da mükellefinden de aynı zevki almayı bilirdi. Kitaplarından eksik olmayan av, yemek ve içki hayatın anlamıydı onun için.

Meşhur mürdüm eriği reçeli

Sık aralıklarla mutfağa inip çalışanların tepelerinde dikilir, tencereden bir çatal alıp yemeğin tuzu mu az, suyu mu çok hemen söyleyiverirdi. Dimağını dinlendirirken mutfakta geçirdiği uzun saatlerde tek başına yaptığı mürdüm eriği reçeli ile çilekli ve limonlu dondurmaları meşhurdu Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın. Kır sofrasına bayılırdı. Yazın ekseriyetle haftada bir Beykoz’un Dereseki Köyü’ne, Çırçır’a, Hünkâr Suyu’na, Su Bentleri’ne ya da Şile’ye giderdi yeğeni Muzaffer Hanım ve dostlarıyla birlikte. Zeytinyağlı patlıcan dolması, kaba köfte, haşlanmış tavuk hazırlatır, irmik helvası olmadan ve evde kullanılan has zeytinyağından bir miktar alınmadan yola çıkmazdı. Kır sofrası kurulurken kolları sıvar, uzun uzun, itinayla, bittiğinde neredeyse bir sanat eserine dönüşecek salatayı yapmaya koyulurdu. Öyle keyiflenirdi ki bu pikniklerde, bir ufak rakı içerdi. Yemek yerken su içilmemesi konusunda hassastı. Kendisi içmediği gibi yakınlarına da içirmez, evdekiler susuzluklarını gizli saklı mutfakta giderirlerdi.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

ÇikolataMısırşekertarifiyiyecek
Görüş Bildir