İbni Sina, Bugün Olsa Nobelleri Toplardı

-
3 dakikada okuyabilirsiniz

İbni Sina, Bugün Olsa Nobelleri Toplardı

İbni Sina, Bugün Olsa Nobelleri Toplardı

Bugünkü Nobel ödüllerini çoğunlukla ABD ve Batı Avrupa ülkeleri topluyor, en iyi bilimi onlar yapıyor.. Ama İslam'ın bilimde önde olduğu altın çağında İslam bilimcileri belki de tüm Nobel ödüllerini toplardı!

İbni Sina örneğin “Venüs Geçişi” üzerine yaptığı gözlem ve tıp araştırmalarıyla hem fizik hem de tıpta Nobel ödülünü almıştı! Bu arada, Anadolu bilimcileri de epey sayıda Nobel’i torbalarına koymuştu! M. E. Özel, Çağ Üniv. Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi

Bugün bilimin geliştiği ve yükseldiği ülkeleri, aldıkları bilim ödüllerinin konuları ve sayıları ile ölçebiliriz. Son 10 yılda verilen fizik, kimya ve fizyoloji(tıp)’de Nobel ve matematik’teki “Field Madalyası“ ödüllerinin dağılımına bakarsak, ödül sahiplerinin çok büyük bölümünün ABD’de (bir bölümü de diğer Batı ülkelerinde) yaşayan ve buluşlarını bu ülkelerde gerçekleştiren bilimcilerce kazanıldığını görürüz. Bunun nedeni, bilimsel çalışmaların büyük çoğunlukla Batı ülkelerinde yürütülüyor olmasıdır… Teknoloji olarak çevremizdeki buluş ve uygulamaların kaynağının da aynı ülkeler olması bir tesadüf değildir.

Nobel ödülleri 1000 yıl kadar önce de aynı anlayış ve koşullarla veriliyor olsaydı, bu kez, bu ödüllerin çok büyük bölümünün İslam ülkelerinde yaşayan bilimcilerce toplanacağından ve Batıdan bu ödüle adaylar bulunmasının büyük zorluklar taşıyacağından emin olabilirdik. Bu sonuca ulaşmak, o dönemlerden günümüze ulaşan eserlere bakarak kolayca mümkün. Nobel veya Field Madalyası alacağını düşünebileceğimiz İslam “bilimcileri” arasında El-Kindi, İbni Tufeyl, İbni Bacce, İbni Rüşd, Farabi, İbni Sina, Ömer Hayyam, Nasrettin Tusi, Uluğ Bey… ve daha onlarca isim sayılabilir.

Antik dönemde ve sonrasında bilim

“Nobel veya Field Madalyası alabilecek eski bilimciler” oyunumuzu tekrar 1500 yıl daha geriye, MÖ 500’lere götürdüğümüzde, bu kez, ödül sahiplerinin daha çok Anadolu’dan, Ege ve Akdeniz’i çevreleyen diğer ülkelerden (Yunanistan, İtalya, Akdeniz Adaları, Mısır…) çıkmış olabileceğini iddia edebilirdik…

Bu listemizde, Milas/Miletli Tales, Sisam Adalı Pisagor, Datça/Knidos’lu Evdoksus, okulunu Behramkale/Assos’ta açan ve orada evlenen Aristo (Aristotales), Lapseki/Lampsakos’lu Anaksagoras, Antalya/Pergeli Apollonyus, Sicilya/Sirakuzalı Arşimet, Batı Trakyalı Demokritos, İskenderiye’de çalışan Öklid ve Batlamyus, İznikli Hiparkos, İstanköylü Hipokrat, Bergamalı Galen… ve diğerlerini sayabilirdik.

Böylelikle, bilimin klasik antik dönemden günümüze kadar olan serüvenini, bu varsayımsal “ödül sahipliği” izlerinden de takip edebilirdik…

Yer merkezli evren modeli

Antik dönemin en önemli “buluş”larından biri, gökyüzündeki devinimleri çıplak gözle takip edilebilen Güneş, Ay ve “hareketli” “yıldız/gezegenler”i ve sabit yıldızları açıklayan “yer-merkezli dünya (evren)” modelidir. Bu görüş, ilk kez, Datçalı Evdoksus (MÖ 410-350)’ca öne sürüldü. Evdoksus, (bir çeşit bursla) zamanının Mısır, Babil gibi bilim merkezlerini dolaşmış, eğitim görmüş ve sonunda Erdek/Kzikus’da kendi okulunu kurarak öğrendiklerini ve bu arada “yer-merkezli dünya” (7-kat gökler) kuramını yaymağa, öğretmeğe girişmiştir.

Bu model, daha sonra, Aristo tarafından da “müfredata” alınacak antik dönem okullarında “dünya modeli” olarak öğretilmeğe başlandı. MS 150 yıllarında Batlamyus (Ptolemaus) tarafından, “Mathematiki Syntaxis” (Matematiksel Sentez) adlı çalışmasıyla matematiksel temellere de oturtulan bu model, antik dönemin en sofistike Evren anlayışı haline geldi ve daha sonra, dini görüşlere entegre edildi. Tüm İlk Çağ boyunca zamanının en önemli bilgi ve öğrenim merkezleri olan İskenderiye’deki “Müze-Kütüphane”de ve Yunanistan’daki “Atina Okulu”unda [Not 1], Dünya-merkezli bu evren modeli öğretiliyor ve yayılıyordu. Gezegenlerin konumları hakkında öngörülere olanak veren yapısı ile, bu model, o dönemlerde Dünya etrafındaki Güneş ve gezegenler ve yıldızlar olarak, Evren’in en iyi açıklaması olarak kabul edilmişti.

Doğu Roma’nın (Bizans) İmparatorluğunun hristiyanlığı resmi dini olarak kabul etmesi (MS 330) sonrasında, bu düşünce önce rafa kaldırılmış, bu sırada antik birikimin en önemli merkezi olan İskenderiye Kütüphanesi yakılıp yıkılmış, son yöneticisi Hypetia, koyu dindar papazlar yönetimindeki kalabalıklarca öldürülmüştü (MS 415). Eflâtun (Platon)’dan beri tüm İlk Çağ boyunca ve Roma İmparatorluğu döneminde yaşamını sürdürmüş olan, zamanının en tanınmış bilim ve öğrenim görme merkezi Atina Akademisi de, İmparator Justinyen tarafından MS 527’de tümüyle kapatılmış ve Antik dönemden kalan her türlü bilimsel ve sanatsal birikimin öğretilmesi ve yayılması sona erdirilmişti; çünkü artık “her şey Kutsal Kitap’ta yazılıdır, başka bir şey bilmeğe ve öğrenmeğe gerek yoktur”.

İslam'ın yükselişi ve Rönesans

İslam, Hz. Muhammed’in çağrısı ile, MS 610’da (Atina Akademisi’nin kapatılması sonrasında) ortaya çıktı ve hızla yayılarak yükselişe geçti. İlk 50 yıl içinde Mısır, Suriye, Irak ve Iran’ı fethetti, buralardaki medeniyetlerle de etkileşerek, zamanla, yeni bir “medeniyetler sentezi” oluşturma misyonu içine girdi; Atina ve İskenderiye’deki bilim merkezlerinin kapatılmalarındansonra, İslam, zaman içinde, bağnaz din adamlarının ve yöneticilerinin baskıları ile susturulan antik bilim geleneğinin yeni ‘hami’si olarak ortaya çıktı.

Haberin Tamamı İçin: http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=343702

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AltınAmerika Birleşik DevletleriAntalyaBilimIrakİranİtalyaKitapMısırNobelSuriyeUzayYunanistan
Görüş Bildir