Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Nuray Mert: Herkes Hükümet Adına Bir Mazeret Buluyor

 > -

Herkes Hükümet Adına Bir Mazeret Buluyor

Herkes Hükümet Adına Bir Mazeret Buluyor

Nuray Mert’le AKP’nin 10 yıllık iktidarı, sivil vesayet, medyadaki sansür, Kürt sorunundaki çözümsüzlük ve bölgesel güç olma hırsı ile Suriye batağına saplanan Türk dış politikasını konuştuk…

Gelecek Gazetesi Sayı:25

Öncelikle AKP’nin kendisinin de çıraklık, ustalık vb. diyerek bölümlere ayırdığı 10 yıllık iktidarı boyunca yaşadığı iddia edilen dönüşüme bakalım. Muhafazakârların haklarını tutarlı şekilde savunmuş biri olarak bu dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz?

Hala da bunların önemli olduğunu düşünüyorum ve aynı duygular içersindeyim. Şartlar değişti, başörtülüler hakir görülmüyor, aksine herkes yanaşmaya çalışıyor, o bakımdan işler değişti. Ama birçok başka bakımdan değişmediği alanlar benim için hala eleştiri alanlarıdır. Onun ötesinde onların bana tavrı açısından bakarsanız… Bu böyledir, bütün siyasi olaylar böyle tecelli eder. Muhalefetteyken siz onlara bir ilke adına destek verirsiniz, ondan sonra onlar iktidar olurlar ve iktidar olmanın gereği olarak eleştirilmekten hoşlanmazlar. AKP de bunun bir istisnası değil. Bu bakımdan doğrusu bunu çok da önemsemiyorum, benim beklemediğim bir şey değildi. Ben zaten 2002’den, iktidar oldukları andan itibaren AKP’yi eleştirmeye başladım. Çünkü benim için her iktidar eleştirilmeye müstahaktır.

İkincisi ben merkez sağ bir iktidarı–İslamcı oldukları için değil, çünkü herkes bir şeriat düzeni getireceklerini iddia ediyordu, benim kaygım o değildi–dünyaya soldan bakan biri olarak eleştiririm. Neoliberal ekonomi politikalarını eleştiriyordum o zaman da. Bu çok göze batan, onların da çok gocunduğu şeyler değildi. Aslında en çok sorun yaratmaya ne başladı? İşte tam da iktidar olmanın gücünü konsolide ettikten sonra AKP daha yaralayıcı olmaya başladı ve daha çok eleştirilmeye müstahak hale geldi. Neden? Çünkü o zaman otoriterleşme eğilimini, yani sadece bir sağ partinin soldan baktığınızda eleştirilecek tarafları değil aynı zamanda bir otoriterleşme ve bütün gücü elinde tutma emarelerini göstermişti. Büyük kıyamet 2009 sonunda veya 2010 başında verdiğim röportajda “Sivil dikta kaygısı duyuyorum” değerlendirmesini yapmam üzerine koptu. O açıdan baktığınızda bu devletleşme henüz kaygı aşamasındaydı. Şimdi ney diyorum, o zamanlar demem, hatırlar mısınız bilmiyorum, işte “Otoriter rejim sadece askeri kılıkta gelmez, sivil elbiseler içinde de otoriter rejim olur ve Türkiye’de AKP iktidarının buraya doğru gitmekte olduğu kaygısını taşıyorum.” Daha kaygıydı o zaman.

Sizin değerlendirmenizin ardından sivil dikta meselesi epeyce gündem oldu…

Evet, sonra herkes orasından burasından çekiştirdi, önemli olan ben ne dediğimi biliyorum. O zaman herkes çok tepki gösterdi, özellikle, bugünlü demokrat çevreler. Hatta beni Ergenekonculukla suçladılar, işte “Vay AKP’ye otoriter diyor” dediler hatta Balyoz davası ile bağlantılandıran oldu. İş bu kadar insafsız bir hale geldi. Şimdi ne oldu? Bu olaydan 2 sene sonra, son 1 yıldır bana bunu söyleyen herkes “sivil vesayet”ten, “sivil otoriterlik”ten falan bahsetmeye başladı. Bunun bahanesi de şimdi şu oldu: “AKP devletleşti.” AKP devletleşti ne demek? Zaten iktidar olduğunuz andan itibaren devlet mekanizmasının bir parçası oluyorsunuz, ne kadar bütün bu devlet gücünü elinizde topladığınıza bağlı olarak da, devletleşmeden bu kastediliyorsa öyle. Ama zaten AKP’nin hedefi de buydu, gidişatı da buydu. Biz de onu söylüyorduk. AKP iktidarında mevcut devlet yapısını değiştirmeye dönük ideolojik olarak hiçbir emare yoktu. Devlet otoritesini eleştiren bir tutumu yoktu. Mesela “demokratik özerklik” dersin, kağıt üzerinde de olsa, “devletler kötüdür, işte bu yüzden otoritenin yayılmasını, dağılmasını istiyoruz,” dersin, öyle bir ideolojinin partisi değil ki AKP. Ne demek devletleşti? Zaten devletleşmek istiyorlardı! Hani bunu bu derece göstere göstere, bu derece tek elde, hani devlet otoritesini de demokratik biçimde değil, tek elde toplayacak şekilde hayata geçirirler miydi, yani çok belirsiz olan kısmı oydu ki, işaretler de yavaş yavaş buna doğru gidiyordu.

Bu ne zaman keskin bir şekilde belli oldu? 2010 sonundaki referandumda. Çünkü AKP olaya şöyle bakıyordu, benim söylemeye çalıştığım da şuydu: Militarizmle derdi yoktu mesela. Yani militarizmle değil de “ordunun laikliğin bekçisi olmasıyla” bir derdi vardı AKP’nin. Bu bir noktaya kadar anlaşılabilir çünkü her toplumsal kesim ve onların siyasal temsilcileri, öncelikle kendilerine yönelen tehditlerle mücadele ederler, kendilerine özgürlük alanları açarlar. Ama bunun bir adım ötesinde, o özgürlük alanını açıp gene tekrar özgürlükleri o sırada çitlemek ve bu sınırlar çerçevesinde boğmak otoriterleşme oluyor. Oraya kadar da tabi kendi mücadelesini veriyor. AKP’nin yaptığı da bu oldu. Zaten militarizmle derdi olmadığını biliyorduk. Ama en fazla neyi düşünebilirsiniz? Madem ki mevcut statükoyla sorununuz var–tüm demokratların üzerinde anlaştığı da budur–statükoyla sorunu olduğu için demokratikleştirici bir dinamiktir. Bu seyrin nasıl gittiğine bağlı. Yani gerek askeri gerek yargı bürokrasisinde gerçekten de bir demokratik dinamik olarak AKP’nin kendine yönelmiş tehditlerdi bunlar. O kadar ki 2008 gibi geç bir tarihte, ikinci döneminde yani, kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı. Bunlar küçümsenecek şeyler değil ama diğer taraftan bunlarla mücadele ederken nihayetinde ortaya çıkardığı şey, özgürlükler ve demokrasi mücadelesini kendine yönelik tehditlerle sınırlandırması ve ondan sonra da bu sınırları sımsıkı başkalarına kapatması oldu. Devletleşmek, Ankaralılaşmak gibi laflara ben meseleyi basitleştirmek olarak bakıyorum. Ankaralılaşmak ne demek? AKP zaten onun dışında bir dinamik değildi ki! Öyle bir söylemi, öyle bir özlemi yoktu ki. Onun dışında bir planı yoktu ki.

AKP üzerinden giden süreç belki Türkiye’yi daha demokratikleştirebilecek bir alan açabilirdi, olmadı. O tespiti yapabiliriz ama onun ötesinden AKP’den böyle bir misyon yüklenmesini beklemek de, ondan sonra ona bu misyonu atfedip “Şimdi geri vites yapıyorlar” demenin de çok anlamlı analizler olmadığını düşünüyorum. O yüzden bu devletleşme işinde tek itiraz edeceğim kısım orası, yoksa bütün otoriteyi eline geçirmek, merkezileştirmek manasında deniliyorsa evet yöneldiği bu, yaptığı bu, ama 2010 referandumundan önce de bizim bir grup olarak (MHP ve CHP’nin gerekçeleriyle değil ama) “Yetmez ama evet”çilerle tartışma yaşadığımız konu bununla ilgiliydi. Dedik ki, “Anayasanın tamamı değişmeli, neden kısmi değişiklik yapılıyor? Bu yapılan kısmi değişiklik yürütmenin egemenliği altına almaktır, otoriterleşme yolunda bir ileri adımdır,” dedik ama anlatamadık arkadaşlarımıza. Şimdi bu devletleşme, Ankaralılaşma filan denilen şey onların da desteğiyle adım adım geldi, kusura bakmasınlar.

Zaten niyet buydu?

Vizyonu onunla sınırlı, bu partinin politik görüşü zaten. Sınırının bu olduğunun emarelerini gördük. Diyorduk ki, 2008’de yargı bunlara kapatma davası açtı. Orda bir gerçek mücadele var ama bu mücadelenin sınırı sadece kendilerine yönelik tehditler oldu. Demokrasiye, vesayet sistemine, 12 Eylül anayasasına ilişkin bütün dertlerinin, sadece bunların katı laiklik anlayışına dair bir sıkıntı olduğunu gösterdiler bize. Zaten ideolojilerinde, görüşlerinde bunun tersini söyleyecek bir şey yok. Dolayısıyla bunda çok şaşıracak bir şey görmüyorum. Bu kadar keskinleşme, bu kadar otoriterleşme ne kadar öngörürseniz öngörün insanı şaşırtıyor tabi. Daha fazla kaygıya gark ediyor. Ama demokrat arkadaşlarımızın sanki böyle birden bire, beklenmedik bir şey olmuş gibi tavrı doğru analiz değil. Adım adım oluyor bu işler, bir günde olmuyor ki, yani Tayyip Erdoğan’ın kafasının atmasıyla olmuyor ki! Bu sadece başbakanın mizacıyla ilgili bir şey değil, Ankara’nın havasıyla ilgili bir şey değil. O yüzden son zamanlardaki bu “devletleşme” eleştirisini bu bakımdan eleştiriyorum.

Bu baskı ve otoriterleşme ile birlikte basında sansür… “Şehit cenazelerini yayınlamayın” demesi…

Geldiği nokta burası… Birinci soruda Ergenekon meselesini eksik bıraktık. Ergenekon davası da, Türkiye’nin önünü açacak, derin devletle hesaplaşacak bir şey olarak takdim edildi iktidar tarafından ama ne gördük süreç içinde? Yani evet, darbelere karşı bir şey ama o darbelerin nesine karşı mücadele? Yine dediğim gibi günün sonunda ne oldu? Gidişatı da biraz belliydi… 28 Şubat darbesine karşı, öyle değil mi? Daha ziyade 28 Şubat. Hala bir takım demokrat arkadaşlar, dün televizyonda gördüm bir tanesini, “Tavsadı bu iş, yeterince dava genişletilmedi…” diyor. Yahu bu tesadüfî bir şey değil ki! AKP iktidarının, Ergenekon davası çerçevesinde aslında hedefi, 28 Şubat gibi kendine yönelik tehditler ve onların rövanşını almaktı. Ha yine bu da bir yol açabilir miydi demokratikleşmeye? Daha da derin bir şey adına, açabilirdi. Ama siz Ergenekon davasına bütün ümitlerinizi bağlar da, bütün yumurtalarınızı aynı sepete koyarsanız, işte “Tamam, Ergenekon davası geldi dertler bitti” derseniz, iktidar da bu sınırda tutar, burada hiçbir şey olmaz. O davalar sonuçlanmadığı gibi, şu an öyle bir noktaya geldi ki Türkiye, Ergenekoncuların söylediği şeylerle paralel noktaya yani “kendimiz hapiste, fikrimiz iktidarda” noktasına geldiler. Daha farklı bir şey söylemiyorlar.

Bunun basın özgürlüğüyle ise şu alakası var: En başında değilse bile süreç içinde görüldü ki Ergenekon aslında hem sadece kendine yönelmiş tehditleri bertaraf etme operasyonuna dönüşmüştü hem de herhangi bir istenmeyen, hoşlanılmayan muhalefeti, insanları, çevreleri cezalandırma sürecine dönüşmüştü. Şimdi burada tabi demokratik tepki vermezseniz, Ergenekon’u önemsememeniz, bu konuda tepki vermemeniz anlamına gelmiyordu ki. Bakın cehenneme giden yollar döşeniyor. Oralarda öyle bir noktaya geldi ki, biliyorsunuz Ahmet Şık’la Nedim Şener davasına gelindiğinde–diğerlerinin davalarına ilişkin itirazları bir kenara bırakıyorum, çünkü o kafadaki insanların darbeci olma ihtimali konusunda kuşkuya düşüyorsunuz, her ne kadar haksızlığa uğrasalar da, ne tür işlere kalkışmış olabilecekleri kafanızda bulanıklaşıyor– zaten büyük tepki oldu ama onun yanı sıra şunları da unutmayalım. Bir takım en yakın, en demokrat arkadaşları, “Madem Ergenekon davası kapsamında alındılar,” Oda TV davası gibi karışık işlerde böyle oluyor, “ya işte hüküm vermeyelim, bilemeyiz” diye tereddüt geçirdiler. Bu ne demek? Yani Ergenekon bahanesiyle yapılan bütün haksızlıklara, hukuksuzluklara göz yummak, en yakınınıza, basın özgürlüğünü kısıtlayan noktaya geldiği anda bile, yine hala iktidara “aman efendim demokratikleşme için yapılıyor” diye prim vermek...

Bir günde olmadı bu basın üzerindeki sansür, adım adım geldi. Ondan sonra bu baskılar çoğaldığında, gene hala işte “Doğan Medya’ya vergi baskısı,” Doğan Medya da masum değil evet, hiçbir medya grubu masum değil, orası malum ama bunun bir cezalandırma olduğu da çok belli. Bu kavşaklarda tutum alınmadı. Demokratik bir tepki verilmedi. E ondan sonra da bir günde çıkmıyor bunlar şapkadan. Vergi cezası, işten attırma, televizyonları denetleme, örtük andıçlama süreçleri devreye girdi, görüyoruz bunu. Sonuçlarını görüyoruz. Buna hiçbir itiraz olmadı.

Daha ötesini söyleyeyim ben size, Akit gazetesi mesela, bu daha da dolaylı bir gözdağı verme. Bu doğrudan iktidarın tasarrufu değil ama bu oluşan ortamda zaten öteden beri oluşan ortama diğer meslektaşlarımız destek verdi. Bu işler bu noktaya böyle geldi. En son noktasında artık Akit’le iyice ortaya çıkınca, bazıları hedef alınınca, tepki verilmeye başlandı. İyi de, güzel de bu arkadaşlara ben sormak isterim, bu Akit gazetesi, daha önce bir sürü insanı, bir sürü gazeteciyi, üstelik çok belden aşağı, çok şahsi meselelerle, hakaretlerle, hedef göstermelerle linç etmiş. Onun dışında bir sürü şeye sahip çıkmış, rahibi ( Rahip Santorini cinayeti ) ben yazdım birkaç kere, Trabzon’daki rahibin öldürülmesinde, öldürülene suç yüklemiş! Mehmet Ali Ağca’yı nerdeyse sahiplenen tavır göstermiş. Bu basından arkadaşlarımız, Başbakanı falan herkesi suçluyor ama, bunları yapan yayın organının genel yayın yönetmeniyle aynı kabinlerde, başbakanla, bakanlarla seyahatlere çıkmaktaydılar. Bunda bir mahsur görmemekteydiler. Yani bizde basın özgürlüğü, özgürlükler, öyle sadece bir iktidarın, bir başbakanın tavır değişikliğinin sonucu olarak kısıtlanmaz. Bu özgürlüklerin kısıtlanması böyle sürece yayılan bir şeydir.

Bu yüzden de bu süreçleri iyi okumak gerekir. Türkiye bu noktaya durduk yerde ve bir anda gelmedi. Çeşitli nedenlerle, bir kısmı kendi yaptıkları demokratikleşme analizinde ısrarcı olmak adına. Zaten bizim aydınlarımızın demokrasi mücadelesini genel vekâlet verme üzerinden yapmak gibi bir alışkanlığı var. Daha önce AB idi bu, AB ile gelecek dertler bitecekti, ondan sonra AKP’ye genel vekâlet verildi. Artık yani mücadele tembelliği mi dersiniz, demokratik tembellik mi, bu kısmı var, dediğim gibi kendi dediği laftan dönmeme ihtirası var, Tayyip Erdoğan’a diyorlar ama birçok arkadaşımız da aynı şekilde, madem ben böyle dedim, bundan vazgeçmem, dünya değişse bile ben gene lafımda ısrarlıyım… Bir de klanlaşma var. Birileri sizden hoşlanmıyorsa, Başbakanın sizi cezalandırmasına ses çıkarmıyor. Bu basında çok olan bir şey ama işte bunları topladığınız zaman bu oluyor. Yani bu noktaya da böyle gelindi.

Gelinen noktada AKP’nin bir yönetememe krizi içinde olduğunu değerlendiriyor musunuz? Gerek Kürt meselesinde açılım fiyaskosu ile, gerekse bölgesel güç olma hayalleri açısından…

Beklenti neydi? 2002 gerçekten önemli bir dönüşüm eşiğiydi. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, AKP’ye şu kadar şans verirsiniz, ama sonuç itibariyle Türkiye’de bir temel paradigma değişikliğinin, bir transformasyonun beklendiği bir dönemdi ve onun işaretleri vardı. AKP de kendini buna talip olarak lanse ediyordu. Ama Türkiye’nin demokratikleşebilmesi için, sonradan indirgendiği gibi, askeri vesayetin kalkması falan değil, iki temel meselesinin çözülmesi gerekiyordu. Türkiye’nin, Cumhuriyet projesinin genel paradigmaları açısından temel 2 sorunu vardı. Bir tanesi bu laiklik konusu, yani katı laiklik anlayışında ısrar etmek adına geniş muhafazakâr kesimleri kontrol altında tutmak ve yasakçı ve otoriter siyasetleri bunların üzerinden kurgulamak, bir düşman, yani irtica yaratarak, bunun üzerine, bu yumuşak karın üzerine kurgulamak. İkincisi de Kürt meselesi. Şimdi bu iki meselede esnemesi lazım, değişmesi lazım Türkiye’nin ki bu otoriter siyasetlere gerekçe teşkil eden çerçeveler gereksiz hale gelsin. Demokratikleşme böyle bir şey. Gerekçe orada durduğu sürece demokratikleşemiyorsunuz. O gerekçeyi kim başa gelirse ele alıyor ve onu ya yeniden üretiyor ya kendi otoriter siyasetini inşa ediyor.

Şimdi muhafazakârların iktidara gelmesiyle birlikte birinci sorun, benim dediğim gibi ilkesel bir düzeyde değilse bile (bir başörtülü vekilin hala üçüncü dönemin sonunda meclise girememiş olmasına rağmen) en azından pratik anlamda çözüldü. Burada bir rahatlama sağlandı ama çok yakıcı bir sorunu var Türkiye’nin, Kürt meselesi. Kürt meselesi konusunda, AKP iktidarı baştan sona başarısız oldu. Nasıl? Gene bir takım arkadaşlarımızın zannettiği gibi “Baştan iyi niyetliydi de, PKK eylemleri bunu engelledi” meselesi değil bu. İyi niyet, kötü niyet meselesi de değil. Tabi ki iktidarın da ben baştan aslında Kürt meselesini çözmek istediğini düşüyorum. Zaten her iktidar çözmek ister. Rahat edebilmek için ister. Yönetmek için ister. Yönetemez hale gelmemek için ister. Orada mesele çözebiliyor musunuz, çözebilme araçlarına sahip misiniz, değil misiniz? Niye olmadığını düşünüyorum, çünkü bu da 2009’da açılım politikalarıyla ortaya çıktı, çünkü iyi niyeti kötü niyeti bir kenara bırakılmak üzere, AKP iktidarı Kürt meselesini algılamış, kavramış değildi. Her boyutuyla, herkesin gözünden kavramaya niyet yoktu. Kendi kafasında bir şey vardı. Kürt meselesini bir kere çok hafife aldı. “Başka iktidarların çözemediği her meseleyi biz çözdük. Duble yol yaptık, TOKİ’lerle evler, ekonomik büyüme sağladık, onu hallettik, vatandaşımızı rahatlattık.” Eee? “Öbür iktidarlar zamanında da Ergenekon, derin devlet yapılanması falan vardı, onlar engelliyordu. Biz bunu da ortadan kaldırdık, şimdi Kürt meselesini çözeceğiz” diye bir aşırı kendine güven, meseleyi hafifsemek. İkincisi ise tamamen kendi gözünden bakmaktan hiç vazgeçmemek. Kendi gözünden baktığı yerde Kürt meselesi şöyle bir meseleydi. Zaten öncelikle, daha önceki devletin de vurgulamış olduğu, Müslüman kardeşliği, işte “Müslümanlar kardeştir, bir aynı dinin mensuplarıyız, Kürt yok, Türk yok, seküler Cumhuriyet, ulus devlet paradigması ayrıştırıcıydı, bizde böyle ayrıştırıcı şey yok, ne var, Müslümanlık adına birleştirici bir şey var.” Kürt meselesi buraya sıkıştırılabilecek bir şey değil. Bu ulus devlet paradigması denilen şey Müslümanlıktan az yararlanmadı. Yani on yıllarca Kürt meselesine bu paradigma üzerinden yaklaştı ve başarısız oldu. MİT üzerinden, el altından bir şeyler örgütledi, “Kürtlüğe karşı Müslümanlık” temelinde. Ama bu hükümet açıktan “Biz zaten Müslümanlığın gerçek temsilcisiyiz, Kürt Müslüman’ı da biz temsil ederiz, Türk Müslüman’ı da biz temsil ederiz. Daha önce kabul edilmeyen şeyleri kabul ederiz, Kürtler vardır. Kültürel hakların bir kısmını kabul ederiz, bireysel haklar, özgürlükler alanını açarız. Bu mesele de biter zaten, beceriksizlikten bitmedi,” diye düşündü. Açılımın fiyaskoyla sonuçlanmasının nedeni de Habur falan değil, budur.

Beni o zaman Kürt çevreleri de yadırgamıştı, ben “Bu açılımın perspektifi bireysel özgürlüklerle sınırlıdır, dolayısıyla kolektif özgürlüklerden bahsetmeyeceksek bir kere, açılımın başarı şansı sıfırdır” dedim ve sol çevrelerin de, bıraktık bu liberal demokrat çevreleri, hatta Kürt çevrelerinin de çok eleştirisini aldım. Süreci sabote etmekle bile suçlandım. Sanki tek başına benim sözümle sabote olacak! Hâlbuki söylediğimiz çok net bir şey. Bunu bireysel özgürlüklere sıkıştırdığınız zaman, karşının beklentisi ve talepleri ile sizin teklif ettikleriniz arasında bir uçurum var. Bu şekilde hiçbir sorun çözülmez. Nitekim zaten orada sorun çıktı. Yani Habur’da öyle olmasaydı, burada böyle olmasaydı ile alakalı bir şey değil. Siz bir marjda tutuyorsunuz, karşınızdaki beklenti ile dediğim gibi bir uçurum var, nerede buluşacaksınız? “Gerilla kıyafeti ile gelmeseydi!” Yani Habur’da şu sıkıntı olmadı mı? Kıyafeti falan bir tarafa bırakalım, öyle eğreti görüşmeler, öyle bir eğreti zemin üzerine kurgulanmış ki… Gelen gerillalar diyorlar ki “Biz Öcalan’dan talimat aldık, liderimizin talimatları doğrultusunda bir barış, iyi niyet grubu olarak geliyoruz.” Habur’da mahkeme kurduruyorsunuz, herhangi bir hukuki altyapı hazırlamadan ve onları pişmanlık yasasından yararlandırmaya çalışıyorsunuz. Asıl rezalet oradaydı. Bakmayın, bu ortaya çıkmadı. Pişmanlık yasası zaten o mantık. Zaten işe yarayacak olsa daha önce yarardı. On tane insanı da öyle alavere dalavereyle, bir punduna getirip veya ikna edip getirdiniz diyelim iyi niyetli bir şekilde, yani bir pişmanlık yasasından yararlandıramazsınız ki! Ne yapıyorsunuz, 24 saat mahkeme yapıyorsunuz, sonuna kadar direniyorlar. “Hayır, liderimizin talimatıyla geldik,” diyorlar, siz onları kaydetmiyorsunuz, sonra da diyorsunuz ki bu iş bitti, bitmez ki! Yani gerilla kıyafeti olmasa, o kadar insan gösteri yapmamış olsa gene bir yerde patlayacak bu iş. Çünkü altyapısı yok. Tarafların olaydan, o süreçten, Habur’dan, açılımdan anladığı şey birbirinden tamamen farklı, bunu görmek lazım.

Diğer şeyler de öyle, Öcalan’la görüşme… Neymiş, “Öcalan görüşmeye, müzakereye yakın, örgüt dinlemiyor.” Bin bir tane gerekçe o günden bugüne kadar. Yok, “Silvan neden oldu,” yok efendim, “Şu anda gelinen noktada bunlar Öcalan’ı dinlemiyor...” Yani adamı bir konuşturun bakalım, dinliyorlar mı dinlemiyorlar mı? Bunun testi çok kolay. Hem bir yandan diyorsunuz ki Öcalan’ı dinlemiyorlar, dağda şahinler var… Bunu denemesi çok kolay. Denemesi bedava. Eski iletişimi sağlayın, tecridi kaldırın, bakalım ne olacak, nasıl bir tablo çıkacak. Hem bunu göze alamıyorsunuz, ondan sonra da kendi yaptığınız çözümlemeyle, teoriyle, tanımlamayla bu işin içinden çıkamazsınız. Bu iktidarın sorunu bu. Bugüne kadar da gele gele bu feci duruma, böyle adım adım geldi. Ama dediğim gibi bu feci durumun sonuçları iyice ortaya çıkınca insanlar bunu görüyor, şimdi daha çok söylüyorlar, ama başlarda, birçok gerçekten demokrat da “acaba Habur öyle olmasaydı,” dedi, ondan sonra uzun süre bir Silvan meselesi böyle kullanıldı. İşte “Öcalan kızdı, talimatları uygulanmıyor, diye.” İyi o kızdıysa siz tecrit uygulamayın, değil mi yani, madem örgütte bir problem var, bu eylemlilikleri o da tasvip etmiyor. Herkes bir gerekçe buluyor. Herkes hükümet adına bir mazeret buluyor. Aysel Tuğluk bir ara demişti, “mazeret mucitleri” diye. Yani böyle mazeret mucitliğine kafa yorarsanız, iktidarın böyle gördüğünü siz de böyle görürseniz ki öyle yapmayı tercih etti Türkiye’de demokratik çevreler, o zaman ne yapıyorsunuz? O mazeretleri besliyorsunuz, meşrulaştırıyorsunuz. Bu ne demek? Hükümeti sıradan bir destekleme değil, çözümsüzlüğü bir adım öteye taşımak demek. Bunlar hiç masum şeyler değil.

Sırtını devlete dayamak diye bahsettiğiniz şey bu…

Sırtını devlete dayamak dediğimiz mesele daha ağır bir mesele, o da şu: Şimdi geldiğimiz noktada çok feci bir karşı karşıya geliş var. Herkes için çok trajik. Yani bu meselenin neresinde durursanız durun çok trajik bir noktaya gelmiş durumda. Bu noktada bizim demokrat, hatta sol, liberal arkadaşlar bakıyorlar, çareyi şurada buluyorlar: İki tarafa eşit mesafede olalım. Onlara da çağrı yapalım. İşte PKK’yi eleştirelim, devleti eleştirelim. Ben burada bir etik sorun görüyorum açıkçası. Devlete sırtını dayamak dediğim şey de o. Şimdi hepimizin içinde bulunduğu durum. Bir kere asimetrik, gücü olmayan taraflara simetrik davrandığınız zaman, bir haksızlık söz konusu. Yani ben sadece silahının az olmasından falan bahsetmiyorum. BDP açısından da diyorum. BDP’yi eleştiriyorlar ya demokrat arkadaşlarımız. Ya tutum alsın falan diye… Yahu BDP’nin ana medyada sansürlendiği gibi bir gerçeklik var. Bıraktık biz şimdi PKK’yi, karşılıklı fiziki güç kullanmayı, şiddet kullanımı. BDP konusunda bile inanılmaz bir adaletsizliğe göz yumuyorlar Türkiye’nin demokratları. Benim gözümün önünde Selahattin Demirtaş’la yapılan bir röportajda oldu. “Siz bunu demediniz,” diyorlar. Adam diyor ki, “Ben bunu dedim kardeşim.” Türkiye’nin bir sorunu şu değil mi, mesela BDP’nin Gaziantep olayı hakkında ne dediğini bilmiyoruz ki, medyada yer almıyor. Sansürlü bu insanlar, bunu görelim artık. Ne yer alıyor medyada, ne zaman böyle kışkırtıcı bir şey çıksa, bir başlık çıkarabilecek, itiş kakış, o mesele içersinde görüyorsunuz. O bakımdan zaten asimetrik güç deyince askeri bir şey anlamayın. Bu bakımdan da böyle bir şey var.

PKK’ye silah bırakma çağrısı da böyle bir şey. O bakımdan dedim ki, eşit mesafeden davranmaya çalışan herkes aslında sırtını devlete dayıyor demektir. Çünkü mevcut sistemin sınırları var, o sınırlardan dışladığı alanlar var. Ve biz bunlar hiç yokmuş gibi davranıyoruz.

Objektiflik değil bu…

Objektiflik değil, bunlar birer aldatmaca. Bu aldatmaca içinde hareket ederseniz, buna isyan etmezseniz sırtınızı devlete dayıyorsunuz demektir. Hiçbir çaresi yok. Orada devletin politikaları sizin adınıza geçerli oluyor. İstediğiniz kadar operasyonlar dursun deyin, devam ediyor mu kardeşim, ediyor, ha bizim burada oturmamız, konforumuz, her şey buna bağlı. Yani varoluşsal bir tarafı da var bunun. Biz bu mekanizmanın parçasıyız. Ne kadar eleştirel olursak olalım. Ve bunun hesaplaşması çok zor insan için. Ama en azından bununla hesaplaşmak gibi bir derdimiz olsun. Benim derdim bu. Biz şurada rahat oturuyoruz falan, bir sürü Türk genci ve Kürt genci ölüyorsa, yani şehitler açısından da söylüyorum; işte bunlar benim şuradaki konforumun bir uzantısı. Bu insanı çok trajik bir durumda bırakıyor. Bu rahatlığı, “eşit mesafedeyim, başım dimdik” tavrını ben çok utanç verici buluyorum. Evet, belki işin içinden çıkılmaz bir durum bu. Elimizden geleni yapıyoruzdur ama en azından buna yaslanıp rahat etmeyelim. Biz bugünkü bu devlet yapısına, ne kadar eleştirirsek eleştirelim, sırtımızı dayıyoruz. Öyle ki onların çerçevesi içersinde yaşıyoruz, o da yetmiyor zaten buna karşı çıkacak halimiz yok, bir de “aman kardeşim herkese eşit mesafedeyiz.” Bundan büyük bir adaletsizlik olamaz. Sırtını devlete dayamaktan kastettiğim bu.

Çatışmaların şiddetini çok daha fazla yükselttiği bu ortamda müzakere çağrısı mı öne çıkarılmalı?

İsterseniz çıkarın. Nasıl çıkaracaksınız? Ben zaten yasaklıyım. Zaten çıkmıyorum. Bir iki arkadaşımı kırmamak için daha marjinal yayın organlarına çıkıyorum çıktığım zaman. Bir de tartışma yapmıyoruz. Tartışılmaz bu ülkede. Müzakereyi bırak, tartışamıyoruz bile. Müzakere bir ileri aşama. İlk önce mesela, niye müzakere yapılmalı? Müzakerenin tek çözüm olduğunu düşünenler var ama bir kere bu görüşünüzü ifade edemiyorsunuz ki. Karşınızdaki sizi PKK yandaşlığı, teröristle eşitlemek filan gibi tutumlar var, böyle bir ortamda can güvenliğimiz yok. Milliyetçilik almış başını gitmiş, çatışmalar çok sıcak, toplum gerçekten çok gergin. Böyle bir alan da yok. Her kanalda çözüm konuşulduğu, müzakere dendiği zaman size böyle terör yandaşlığı gibi bir isnat… Daha bunu tartışamıyoruz ki. “Müzakere olur mu olmaz mı”ya geçelim. O aşamaya gelemiyoruz. İlk önce bunu tartışabilmemiz lazım, kamuoyu ile paylaşmamız lazım. Benim çıkıp kamuoyuna niye müzakere gerektiğini söyleyebilmem lazım. Bunun ortamı yok daha. Bundan kurtulmanın yolu da işte bir takım demokrat arkadaşlarımız yine, bir kendini rahatlatma, düşünce konforu uğruna, bir ikincisi de böyle bir ortam konforlu bir durum, PKK’yi de eleştiririm bilmem ne, müzakere fikrini de araya sıkıştırırım. Bu değil mesele. Boşu boşuna konuşmayalım. PKK’yi sonuna kadar herkes eleştirebilir. Biz şimdi çözümden bahsediyoruz. PKK iyi bir örgüt müdür, davası iyi bir dava mıdır… bununla ilgili Öcalan’ın tezlerini oturup tartışacak halimiz yok herhalde. Otoriter midir bilmem ne midir…

Mesele şu: PKK bu işin aktörlerinden biri, Öcalan aktörlerinden biri, BDP aktörlerinden biri. Bu kadar. Bunlarla oturup bir müzakere yapacaksınız. Bunu söyleyebilmemiz lazım. Ama bunu söylerken hemen “Aaa, bir dakika, onlar da otoriter rejim kuracaklar.” İşte kaçamak yapmak budur. Bu müzakerenin tartışılmasını bile sansürleyen ortama aslında dolaylı yoldan hizmet etmektir. Yani o bakımdan müzakereye giden yollar taşlı. Yani siz şimdi terör örgütü diyorsunuz, ben her “terör örgütü demek sorunlu” dediğimde, bin bir tehditle karşılaşıyorum. Kendini demokrat falan lanse eden insanlar tarafından da “neden yeterince eleştirmiyorsun” deniyor. Ya kardeşim, ben şu anda birinci meseleyi PKK’yi eleştirmek olarak görmüyorum. Tabi ben onu eleştirsem de benim ona lafım geçmez, ben bu ülkenin vatandaşıyım. Benim en fazla kapsama alanım burası. Bu mekanizmalardan bir şey bekleyebilirim. Onlardan bekleyemem, onlar isyancı bir örgüt. İkincisi gözleme alanım içersinde şunu söyleme özgürlüğüm olmalı: Bu iş bir terörle mücadele işi değil, herkes bunu söylüyor. Onun bir adımın ötesinde, korkmayalım, PKK bir terör örgütü değil. Bu, “PKK aman ne güzel bir örgüt, ne haklı bir mücadele veriyor” demek değil. Bu sosyal bilimlerin literatürü açısından da, siyasi analiz açısından da, çözümü kurgulamak açısından da, tartışılması gereken bir mesele. PKK’ye terör örgütü değil demenin bölünmekle falan alakası yok. Bunu kanunlardan korktuğum için falan da söylemiyorum. Meselenin özüyle alakalı. Niye çözemiyorsunuz, çünkü terör örgütü diyorsunuz. Milyonlarca üyesi olan bir terör örgütü olmaz! Öyle bakarsanız ne durumla karşılaşırsınız; işte sizin dediğiniz yönetememe krizi. Ne yapıyorsunuz, işte bir kısmını şehir örgütlenmesi diye içeri tıkıyorsunuz. Eli silahlıyla mücadele ediyorsunuz, ortalıkta bir de bu eli silahlı insanları kucaklayan milyonlarca insan var, ne yapacaksınız şimdi? O bölgeyi çevirip toplama kampı yapamayacağınıza göre, o zaman bakışınızı değiştireceksiniz, mümkün mertebe tekrar işlerin normal rayına, yani demokratik, parlamenter zemine çekilmesi için bir parantez açacaksınız. İşte müzakere dediğimiz bu parantezdir. Biz diyoruz ki, gereken müzakeredir. Şimdiye kadarki güvenlikçi, sindirmeye, bastırmaya dönük politikalarla olmuyor, aksine toplumsal tabanı genişliyor. Bu toplumsal tabanı bu tezle mi ikna edeceksin? O yüzden de müzakere etmelisiniz diyoruz o üç aktörle. Öncelikle müzakereyi göze alacaksınız. Bunu bir parantez olarak kabul edeceksiniz. Bunu çözeceksiniz ki tekrar Türkiye’de siyaset demokratik meşruiyet çerçevesinde, normal rayında işlemeye başlasın. Bizim söylediğimiz budur. Yani daha önce bunun algılanmadığını bir toplumda ne müzakere olur ne bir adım atılır. Atılamaz yani gittikçe de sarpa sarıyor gördüğünüz gibi.

Buradan Suriye meselesine geçeceğim. Yönetememe krizi ile ilgili 2008’de yazdım demişsiniz Hürriyet Daily News’da, hem oy oranına güvenmek hem de bölgesel hırs…

İşte yöneteme krizinin altında hafife almak ve çözüme yol açabilecek her türlü gerçeği reddetmek yatıyor ama bir büyük problem de tabi AKP’nin “çoğunluk ne derse o olur” şeklindeki demokrasi anlayışı. Böyle baktığınız zaman bu tür ülkelerde “çoğunluk ne derse doğru odur” zaten demokrasiyi tarif eden bir şey değil. Demokrasi sadece çoğunluğun iradesi demek değil. Bir sürü başka şey demek. Azınlık haklarının güvenceye alınması… Ama azınlıklardan nasıl bahsediliyor? İşte Yahudi cemaati bizi seviyor, Ermeni cemaatiyle ilişkilerimiz iyi. Azınlık bu demek değil ki? Yani cemaatleşme yapısı… Bu feodal bir şey zaten. Demokrasiden bahsedeceksek farklılıklardan söz etmeliyiz, yani etnisiteyle, mezheple belirlenmiş azınlıklardan değil tek başına. Onların kolektif hak talepleri olabilir, bunu da demokrasi dikkate almalı. Geldiğimiz noktada zaten gittikçe daha fazla demokratik tartışmanın alanı oluyor, yani kolektif haklar ve cemaat hakları, o da var, yadsınacak bir şey değil ama onun ötesinde farklılıklara tahammül. Bunun garanti altına alınmış olması lazım. “Aaa bul karoyu al parayı” gibi bir rejim değil ki demokrasi. Yani bul %50’yi ondan sonra kral sensin… Böyle algılandığı zaman bu zaten her demokrasi için sorunlu. İlkesel manada sorunlu ama Türkiye gibi bir ülke için pratik manada da işleyecek bir formül değil. Çünkü Türkiye çok karmaşık, çok gergin, kutuplaşmış bir toplum ve gittikçe de kutuplaşması artan bir toplum. Birkaç alanda. Bir tanesi Kürt meselesine ilişkin kutuplaşma. Diğeri de, her ne kadar sıcak bir çatışma olmasa da, muhafazakâr-laik, Alevi-Sünni, bu alanlar da gerilimli alanlar.

Şimdi siz “laikler en fazla %24 oy alıyor, tamam kessinler seslerini” diyerek bu toplumu yönetemezsiniz. 75 milyon, koskocaman bir ülkeden bahsediyorsunuz. “Sizin oylar azınlık zaten, ben çoğunluğum, iktidarı al gel,” dediğiniz kesim, ben açık söyleyeyim size–CHP ile ilgili aslında bir sürü analiz de, bana sorarsanız son derece, sığ bile diyemeyeceğim, belli başlı bazı gerçekleri görmemek demek–sosyolojik tarafı da var bu işin, şu andaki tabloya bakalım. CHP’ye destek veren bir laik, şehirli kesimdir. Sünni doğumlu olup ama laikleşmiş, şehirleşmiş, Batılılaşmış bu tipler. Bunlar içinde çok katı bir laiklik anlayışını benimseyenler de var, daha demokrat olanı da var. Bir de Alevilerdir, bu böyle bir ittifak. Bu ittifakın demografik sayısı da %25 civarında falan en fazla. Bu, bu kadar basit. Şimdi yani CHP bu kapsama alanını değiştirir mi, kendi tabanını, o ayrı bir mesele. Ama siz ilk önce şu mevcut tabloda böyle bir muhalefet var, “E ne yapalım, onlar da iktidar olamıyor, o yüzden kessinler seslerini” diyemezsiniz.

Demokratlar bile o kafada, sürekli bir CHP eleştirisi. CHP’yi sonuna kadar eleştir. Ben bu CHP zihniyetiyle damardan mücadele etmiş bir insanım, 28 Şubat süreci onun göstergesi, yani hiç yan yana gelebilecek biri değilim. Ama ne ise ne yahu, “Laiklik anlayışı çok katı, zaten kendi dünyanın gerisinde kalmış…” Evet? Ama Türkiye’de olanların birinci sebebi bu değil. Onları da yönetebilmeniz lazım. Aleviler? Bu saatten sonra sayılarını çoğaltacak halleri yok herhalde. AKP’ye toplu olarak katılacak halleri de yok. Yani beklenen o. Hani AKP her şeyi temsil eden parti olsun. Bu demokratik bir yaklaşım değil. Hiçbir parti her şeyi birden temsil edemez. İlla mezhepçilik anlamında, Sünni bir parti Aleviliği temsil edemez demiyorum, görüştür yani en nihayetinde. Katılmayacak insanlar olacaktır. Siz böyle bakmazsanız olaya, tabi ki bir yönetme krizi doğar.

Niye 2007’de başlattım diyorum, zaten benim bu AKP ile en büyük tartışmalarımın başı, sivil diktadan da önce Cumhurbaşkanlığı tartışmaları dönemidir. Ben 2007 seçimlerinden sonra içe kapandığını, kapanma dönemine girdiğini ve bu çoğunlukçu anlayışın teyit edildiğini düşündüm. O yüzden Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına karşı çıktım. Evet, bu laik veya bu eski statüko, hala irtica tehdidi kafasında olanlar açısından Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı çok çıldırtıcıydı, yani engellemek için ellerinden geleni yapacaklarından benim de şüphem yoktu. Bu bir gerçek. Ha o zaman tersini yapmak demokratik bir şeydir kısmı, kısmen hak verilebilecek bir şey. Ama bir de şöyle bir tarafı da var işin. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı çoğunlukçu anlayışın da bir sonucuydu. O tartışmalar daha çok böyle devam ediyordu. Yani işte “Memleketin evladı, Çankaya’ya başörtüsü.” Ben diyorum ki başörtüsünün sadece Çankaya’da değil her yerde, hâkimin kafasında da olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Serbest olması gerektiğini düşünen biriyim. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının başörtüsü meselesinden konuşulmasını utanç verici buluyorum. “Mesele başörtüsü meselesi değil, başörtüsü sorununu Çankaya’da başı örtülü bir Cumhurbaşkanı eşi çözmez. Başörtülü milletvekili çözer,” demiş birisiyim. O yüzden de bunlara rövanşist dedim. Sıradan bir rövanşist yaklaşım. İslami, muhafazakâr çevrede, “Çankaya’ya da çıkacağız, orayı da fethedeceğiz” anlayışı vardı ve bunun sonucu eş kadrosundan bir demokrasi oldu…

O bakımdan sadece askerin karşısında sivil direniş değil her alanda AKP iktidarını inşa etme olarak gördüm bunu. Demokrat arkadaşlarımız birincisini öne çıkardı, bense diğerine daha dazla vurgu yaptım. O yüzden demokratlar tarafından çok lanetlendim. Ki bu AKP silsilesi, güçler silsilesi olacak dedim.

Süreç söylediğiniz çizgide de ilerledi zaten…

Evet, söylediğim çizgide ilerledi. Ki, Abdullah Bey benim şahsen hiç itirazım olan bir kişilik değildir fakat benim beklediğimden de daha kötü bir performans sergiledi. Yani şu AKP’nin Cumhurbaşkanı olma meselesi var ya, onu hiç hiç hiç aşamadı. O kadar ki yani herhalde bir nevi Tayyip Erdoğan’la olan dengeler söz konusu. Geri çevirdiğinde Tayyip Erdoğan’ın tepki vereceği çok belliydi.

İki kere denedi zannedersem…

Çok küçük denemelerdi. Ufak tefek alan açma dışında bir noter vazifesi gördü. Zaten vizyon oydu, Çankaya’da mutlaka AKP’nin üç adamından biri olmalıydı, hatırlayın, o iddia da öyle bir iddiaydı yani. “Madem Abdullah Gül’e karşı bir itiraz oldu, bir sivil tepki vereceğiz ve biz onların arkasındayız”dan ziyade neydi tartışma? “Üç adamdan biri olacak. Erdoğan, Arınç ve Abdullah Gül.” Arınç dedi ki “ben çekiliyorum.” Erdoğan olmayacaksa Abdullah Gül olacak. Bu üçünden başkası olmaz. Bu zaten nasıl bakıldığını çok gösteren bir şey. Parti de böyle, muhafazakâr çevre de olayı böyle görüyor zaten. Belki bir tek Abdullah Gül görmüyordu. Ben kendime başka bir alan açabilirim zannediyor olabilir, onu bilmiyorum. Ama bu, bu çerçevede gelişmiş bir iştir. Ve zaten bu çoğunlukçu iktidar anlayışının bayrak dikilmesidir. Nitekim böyle işledi, Abdullah Bey de YÖK listelerinde 2 oy almış rektörü atadı. Özel olarak da bu tür ekstrem örneklerde hem bir tür noter durumunu içine sindirmesi hem de, yani 2 oy almış, bu kadarı şahsi olarak beklemediğim bir şeydi. Bazen siyasi atmosferde bazı şeyleri izah edebiliyorsunuz, ama böyle bir şeyler... Önceki dönemde sorun olarak gördüğümüz YÖK müessesesi, o laikçi hegemonyanın en çok kilitlendiği YÖK’ten bu kadar şikâyet ettikten sonra, insan kendini gerçekten aptal durumunda görüyor. Artık ilkesel siyasetler yapıyorsunuz falan. Bu insanlarla beraber YÖK sistemine karşı çıktık, mücadele ettik. YÖK yüzünden yıllarca devlet üniversitelerine giremedik. Ondan sonra her şey değişiyor sonra yeni gelen YÖK de aynı Kemal Gürüz gibi davranıyor. Bu çok kolay kolay sindirilebilecek bir şey değil.

Bu yönetememe meselesinden Suriye’deki duruma geçebiliriz. İkinci ayağı da dış politika oldu bunun herhalde?

Tabi bu yönetememe meselesinde dış politikanın çökmesi de önemli. Dış politika ayağı da, Ahmet Davutoğlu’nun tezi olan, bu çevrenin de aklına çok yatacak bir şey olan Türkiye’nin yeniden bölgesel bir güç olması varsayımı yanlış bir varsayım.

Biraz bu neo Osmanlıcılık hevesi…

Bu neo Osmanlıcı bir yaklaşımdır ve Ahmet Davutoğlu bunun özetidir. Ahmet Davuoğlu bir tekil örnek değildir. Bu yaygın bir anlayış. Sağ siyasetin geçmişinde de olan bir şey. AKP’ye de mahsus değil. Sadece İslamcılara da mahsus değil. Onların daha köpürttüğü, daha benimsediği bir şey. Sağ cenahta zaten bir Osmanlı özlemi var zaten malumunuz. … Ama merkez sağ siyasetler bu rayda akmıyordu. Dünya konjonktürü de değişti. Türkiye’nin ön almasında konjonktürel nedenler de etkili. Yani ikincisi de böyle bir arka plan var, ikisi örtüşünce ne oluyor, aşırı iddialı, gerçeklerden uzak bir dış politika. Konjonktürel etkilerle de Türkiye bu yönde çok cesaretlendirildi. Bu kesin. Yani hem İslam’la demokrasinin buluşmasının iyi bir örneği, bölgeye örnek olsun, hani sınıfta örnek öğrenci seçilmesi gibi, bölgede örnek öğrenci seçilmesi, o manada Türkiye çok teşvik edildi bir model olarak. İkicisi de İran’ı dengeleme açısından Türkiye’nin önü açıldı. Çünkü bugün geldiğimiz mesele İran merkezli bir krizdir. Merkezi İran’da olan, asıl güç merkezi orada olan Batı karşıtı bir hat var bölgede. Soğuk Savaş’ın bitimine doğru başka bir hat belirdi, daha öncesinde biliyorsunuz karşılıklı cepheleşme vardı, bazı ülkeler o hattan çıkıyordu bu hatta giriyordu falan. 1979’da İran İslam devriminden sonra bu hat değişti. Zaten ondan kısa bir süre sonra Sovyetler yıkıldı, Soğuk Savaş paradigmaları değişti. Bu sefer bölgede Soğuk Savaş sonrasında İran’ın merkezinde olduğu bir Batı karşıtı eksen oluştu. Kriz bununla ilgili bir kriz. Ve bu eksen gittikçe güçlendi.

Bu Şiilikle falan alakalı değil. Önce onu söyleyeyim. Herkes mezhep uzmanı kesildi. Şiiliğin faktör olduğu ama Şiilikten ibaret bir mesele hiç değil. Irak işgalinden sonra bu dengenin değişeceği varsayıldı, başka bir şey tasarlandı. Şiiliğin merkezi Irak olacaktı, çünkü Irak’taki Şiiler ABD’nin müttefiki falan, ama olmadı işte tam tersi oldu. Özellikle Irak işgalinden sonra denge iyice bozuldu. Irak’ın beklenildiğinin tersine İran’a yakınlaşması ile kriz büyüdü. Kamuoyunun çok izlemediği, hatırlamayacağı bir süreç olarak, işte Lübnan savaşı oldu (2006). Nihayetinde o bir direniş zaten, kendileri mukaveme hattı olarak görüyorlar, Batı karşıtı hat çok prestij kazandı. Somut gücün ötesinde çok prestij kazandı. Bu çok tehlikeli bir işti. Arap sokaklarında Ahmednejad’ın prestiji çok arttı. Mesela Sünniliğin merkezlerinden Mısı İran’ın rakibidir, Suudi Arabistan ise İran’a karşı konumlanmış bir toplumdur ama Lübnan savaşından sonra Suudi Arabistan’da bile İran’ın en yakın müttefiki olan Lübnan Hizbullah’ının lideri Nasrallah’a karşı büyük bir sempati yükseldi. Şimdi bu katlanılmaz bir şeydi Batı açısından. O yüzden de Türkiye’ye, hem İslami demokrasi açısından iyi bir örnek olarak hem de İran’a karşı onu dengeleyebilecek bir unsur olarak popülarite alanı sağlandı. Dizilerle, ekonomik etkinlikle, ekonomik manada da bir altyapısı olabilecek bir alandı bu. Ama onun ötesinde popülaritesini artıran bir zemin söz konusu oldu. O zeminden hareketle AKP zaten bunu yapmak ister, gönlünde yatan budur ama çok meşru şekilde, fazla sorgulanmadan, itiraz edilmeden, İsrail’le kapışabildi.

Bu durum neo Osmanlıcılıkla birleşti, değil mi?

İşte böyle bir alan olunca neo Osmanlı hayali içinde olan bir siyasi heyet, bir çevre için, hele bunun ideologu olan Davutoğlu için bu inanılmaz bir yanılsama yarattı ama bakın ne oldu? Türkiye Arap baharı sürecinin hiçbir dinamiğinden haberdar değildi. Müslüman Kardeşler bölgede müttefiki olabilecek güçler tamam ama böyle oyun kuruculuk falanla hiçbir alakası olmadı, olamayacağı zaten o zamandan belli oldu. Tabi bunlar bugünkü kadar, Suriye’deki kadar göze batan gelişmeler değildi. Bunun da nedeni ne, dediğimiz gibi, birincisi konjonktürel bir şeydi, ikincisi, Arap dünyasında, Arap olmayan bir aktörün zaten şansı sınırlıdır, bir rolünüz olabilir ama böyle “Cetlerimizin şeylerine geri dönüyoruz,” o havaya girdi Türkiye. Hatta öyle bir noktaya geldi ki ben oryantalizmle suçladım. Yani “biz Osmanlılar çekildik, bunlar perişan oldu, Osmanlı el çekince Araplar onun bunun elinde heder olacak…” Bu olacak şey değil. Hâlbuki tarihte Arap dünyasında bir sürü bağımsızlık mücadelesi oldu. Boş bir alan değil. Ama Türkiye’nin Osmanlı tahayyülünde aşırı bir kendine güven var, inanılmaz bir yanılsama alanı, zaten daha önce de bel vermeye başladı, özellikle Arap baharıyla. Çünkü Arap baharıyla beraber Mısır’ın gücü tekrar teyit edildi. Ama Arap baharına bile gelmeden önce, Türkiye mesela Filistin sürecinde dışlanmıştı. Bu göze batan bir şey olmadı. Hamas’la arabuluculuk girişiminde hiçbir arabuluculuk rolü kalmamıştı. Zaten sınırlarını yavaş yavaş algılamanız mümkündü bu gelişmelerle ama dediğim gibi bu çok ince gözleme, incelemeye bakar. Kamuoyu bunu izlemez. Suriye’de olanı görür ama bu tür süreçleri izlemez. Yani demem o ki daha önceden bu emperyal rüyanın yanıltıcı tarafı vardı. İç politikayla da ilgili bir tarafı vardı. O yöneteme krizi dediğiniz. Dış politikanız kötü gidiyorsa bu bir kriz. İkincisi bir de iç ayağı var bunun. Ne yapıyorsunuz? İşte bir dış düşman, bu Kürt meselesinde olduğu gibi, onu yönetemiyorsunuz, öbürünü yönetemiyorsunuz. Yönetemediğiniz iki şeyi bu sefer birbirine bağlayarak kamuoyu hazırlamaya çalışıyorsunuz. İki ayaktan gittikçe çöküyor. Böyle, kriz büyüdükçe büyüyor. Hal budur diye düşünüyorum.

Türkiye’nin tek başına saldırma olasılığı vardır diye bir yorum yapmışsınız, o da ihtimallerden biridir şeklinde…

Bir ihtimaldi. İran-Irak savaşı gibi bir karşılaşma olabilir diye bile düşündüm. Çünkü Türkiye o kadar zor durumda kaldı ki… Bir işe angaje olmuş, yalnız bırakılmış, iki taraf da müdahale etmek istemiyor. Ne ABD, biliyorsunuz müdahaleden uzaklaşan bir süreç yaşadı, ne de İran, farkındaysanız aslında doğrudan müdahale etmiyor, çatışma alanına çekilmiyor. İki kamptan kastettiğim bu. Dolayısıyla bu Suriye ile Türkiye arasına sıkıştı. Bu paranteze sıkıştı. Orada öyle bir risk olduğunu düşünüyordum ben ama şu anda bilemem. Ama dış politikada, dünyada, Türkiye’de her şey değişiyor. Dün Libya’da ABD elçisi öldürüldü. Çok büyük bir olay. İlk sıcaklığı geçtikten sonra da çok etkisi olabilecek bir olaydır. Dolayısıyla ABD daha isteksizleşecek, Türkiye daha zor duruma düşecek gibi yorumlar şimdiden başladı. O yüzden o kadar büyük büyük spektaküler olaylar oluyor ki, bugünden yarına her şey değişebilir. Bu dediğimiz ihtimal artabilir büyük bir sıçramayla, çok azalabilir de. başta ABD’siz de gireceğim gibi bir noktaya gelmişken Türkiye bir noktada fark etti. Arap dünyasında Suriyeli muhalifler de Türkiye’yi çok eleştiriyorlar, “Bize vaat ettiklerini yapmadı” diye. Çok sıkıştı Türkiye. Nasıl yapacak vaat ettiklerini? Bak işte Batı dünyası yalnız bırakmış. Gene öyle sıkışmışlık içindeydi. Arkasında NATO, ABD desteği olmadan bir şey yapmak istemediği iyice belli olmaya başladı. Bundan sonra da daha zor bir durumda bulacak kendini. Ya “Böyle bir işe tek başına girişmek zaten çılgınlıktı,” diye soğutma yolunu seçecek, ya da o sıkışmışlık arasında bir çılgınlık yapar mı onu hiç bilmiyorum.

Çok kötü yönetilmiş bir dış politika süreci…

Onu söylemek lazım. Çok başarısız. Feci. Türk dış politikası Soğuk Savaş sürecinden sonra henüz hazırlıklı değildi. Ben bir dış politika uzmanı değilim ama ben bu hükümete haksızlık yapmama anlamında demiyorum. Ama bu inanılmaz, böyle hayalperest, atak, fazladan faturası olan bir şey. “Biz hiçbir şeye karışmayalım” ile politikada çok başarılı olunabilecek bir konjonktürde de yaşamıyoruz, onu da görelim. Böyle bir Osmanlı hayalinin peşine düşerseniz başınıza gelecekler malum da, onun karşılığında “Bugüne kadar etliye sütlüye karışmadık,” demek de anlamlı değil. Yahu bugüne kadar Soğuk Savaş dengeleriyle yönetmişsiniz büyük ölçüde. Biraz otomatik pilota bağlı olmuş. NATO’ya girmişsiniz, ondan sonra gerisini ona göre hizalamışsınız. Bağımsız davrandığı, küçük, hem olumlu hem olumsuz manada olaylar var. Bunlardan bir tanesi Kıbrıs malum. Ama sonuç itibariyle Türkiye Soğuk Savaş sonrası dengelerine hazırlanmış değil. Bakın ilk kriz Irak’ta oldu. Körfez Savaşı’nda oldu. Özal’ın pragmatikliğinden falan diye geçiştirildi ama o zaman da kriz oldu, hatırlayın. O zaman da Türkiye bir ölçüde taraf oldu. Türkiye’de dış politika konusunda hangi cenaha bakarsanız bakın Soğuk Savaş sonrasındaki dengeler değişimini, konjonktür değişimini çok algılayabilmiş, ben hiçbir siyasi çevre görmüyorum doğrusu. O yüzden de evet bu siyasi, mevcut iktidarın dış politikada başarısızlığı veya içine düştüğü sıkışmışlık ortada ama bundan yola çıkarak da, “bunlar olmasaydı her şey güllük gülistanlık olacaktı” diyemeyiz. O da haksızlık olur.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Abdullah GülAbdullah ÖcalanAdalet ve Kalkınma PartisiAhmet DavutoğluAhmet ŞıkAleviAmerika Birleşik DevletleriAnkaraAvrupa BirliğiBalyoz DavasıBarış ve Demokrasi PartisiCumhuriyet Halk PartisiDiyetErgenekonFilistinHizbullahIrakİranİsrailLübnanMilliyetçi Hareket PartisiMısırNATONuray MertRecep Tayyip ErdoğanSavaşŞehitSelahattin DemirtaşSuriyeSuudi ArabistanTercihTerörarka plangündemolayoyunvergi
Görüş Bildir