Hayalperestin Dört Gecesi

-
3 dakikada okuyabilirsiniz

Hayalperestin Dört Gecesi

Hayalperestin Dört Gecesi

Dostoyevski’nin 1848 tarihli hikâyesi ‘Beyaz Geceler’, aşkın dört gecelik bekleyişini satır aralarına saklarken, Luchino Visconti’nin 1957 yapımı uyarlaması, bu bekleyişi ete kemiğe büründürüyor.

Evet, Dostoyevski’nin ‘roman’la anıldığı ve neredeyse bu disipline adını verecek oranda özdeşleştiği doğru, ama yazarın hikâyelerinin de an az romanları kadar ‘boyutlar ötesi’ olduğu gerçeği de bir yerde duruyor. ‘Büyük’ romanlarını henüz yazmadığı ilk dönemlerindeki hikâyeleriyse, onun sonraki yıllarına damgasını vuracak ‘çatışma’yı net biçimde gösteriyor bizlere. ‘Vicdan’ı merkeze oturttuğu anlatısını geliştirme konusunda büyük önem arz ediyor bu hikâyeler.

Dostoyevski’nin 1848 tarihli hikâyesi Beyaz Geceler, tüm bu hikâyeler arasında ‘damar’ı tam göbeğinden bulanı olarak dikkat çekiyor. Kendini ‘hayalperest’ olarak tanımlayan ve hikâyeyi onun ağzından dinlediğimiz ‘isimsiz’ bir kahramanla, aşkı ruhunun her bir hücresinde yaşamasına rağmen kafa karışıklığının önüne geçemeyen Nastenka’nın dört gecelik serüvenine odaklanıyor bu ‘küçük’ edebiyat şaheseri.

St. Petersburg’da yaşayan ve kenti yakın bir ‘arkadaş’ gibi seven hayalperest, kentle kurduğu ilişkinin ötesinde ‘yalnızlık’tan muzdarip bir karakter. Dört geceliğine hayatına giren Nastenka’yla makus talihini yenebileceğini düşünüyor; yalnızlığını paylaşabileceği bir ‘aşk’ bulduğunu sanıyor. Nastenka’nın kaderiyse çok daha karmaşık ve ‘inanılmaz’. Bir yıl öncesinde âşık olduğu adamı bekliyor, verilen sözlerin ışığında. İki karakterin ilk gecedeki rastlantısal karşılaşmalarının ardından, sonraki üç gecede bir ömrü tüketecek kadar yoğun bir duygusal trafik yaşanıyor. Hayalperest, ilk gördüğü andan itibaren âşık olduğu Nastenka’nın durumunu anlamaya çalışıyor (anlayışla karşılıyor), Nastenka ise beklediğinin gelip gelmeyeceğinin belirsizliğiyle hayalpereste yaklaşıyor giderek. Biri yalnızlığını yıkıp geçecek bir aşk, diğeri sırtını dayayabileceği bir arkadaş ararken, her ikisinin de ummadığı bir yöne doğru akıp gidiyor serüvenleri...

Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin karakterlerin ruhundaki çatışmayı öne çıkaran stilinin mükemmel bir uzantısı. İki karakter arasındaki tanımlanamayan ‘ilişki’nin açmazlarına yönelttiği ilgisi, bu metni kalıpların ötesinde bir noktaya yerleştiriyor. Temelinde aşk yatıyor gibi görünse de, bu aşkın temsiliyeti alabildiğine farklı bir boyuta taşıyor hikâyeyi. Kapana kısılmış iki kadersizin çırpınışları, birbirlerinde buldukları şeylerle törpüleniyor belki, ama başka bir çıkmaza hapsoluyorlar sonrasında. Aşk, onları beklemedikleri ara sokaklara sokuyor, özellikle de hayalperesti. Yüreklerine aldıkları, dağlayabilecekleri bir yara değil; onların o güne kadarki hayat yolculuklarını tersyüz edip dönülemeyecek noktaya getiren bir yara bu aksine. Sadece ‘tadına baktıkları’ ama iyice sindiremedikleri duyguyla birlikte yollarına devam etmek zorundalar, ki en çok canlarını yakan da bu oluyor belki.

Dostoyevski’nin kahramanlarını mutlulukla mutsuzluk arasında slalom yaptıran metni, onları dört gece boyunca birbirlerine düğümlüyor. Hayalperest ile Nastenka, üzerlerine abanan hayatın karanlığında tünelin ucundaki ışık gibi sarılıyorlar birbirlerine. Nastenka’nın ‘bir yıllık aşkı’nın önemi yok gibi aslında bu ilişkide, bir ‘pranga’ gibi genç kıza tutunmasına karşın. Oysa, gerçeklerin ne hayalperesti ne de Nastenka’yı düzlüğe çıkarma niyeti var. Finalde aynı anda devreye giren ‘açılma’ ve ‘kapanma’ durumları, ikilinin “Seni seviyorum!” cümlesine yükledikleri anlamı deşifre ederken, bir yandan ardına takıldıkları umudu da yeniden tanımlıyor.

Beyaz Geceler’in hüznü, okur üzerinde bıraktığı etkiyle değerlendirildiğinde, öyle yenilir yutulur bir şey değil kesinlikle. Kitabı elinizden bıraktığınızda, durup düşünmek için daha çok vaktiniz olsun istiyor, hayatın akışına hükmedebilmenin anahtarını elinizde tutabilmenin hesaplarını yaparken buluyorsunuz kendinizi. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek olsa da...

Kusursuz uyarlama budur!

Beyaz Geceler ’in azımsanamayacak sayıdaki beyazperde uyarlamalarına baktığımızdaysa, bunların içinde birinin ‘ölümsüzlüğü’ en çok hak edeni olduğunu görüyoruz. Gene bu sayfalarda Thomas Mann uyarlaması ‘Venedik’te Ölüm’ünü kaleme aldığımız büyük usta Luchino Visconti’nin 1957 yapımı çalışması, olayları Rusya’dan İtalya’ya taşıyor ama metnin bize salgıladığı hüznü aynen koruyor. Hikâyenin isimsiz kahramanına Mario diyor film, Nastenka’ya ise Natalia ve onu İtalya’da bir Slav yaparak orijinal metindeki karaktere yaklaştırıyor. Marcello Mastroianni ve Maria Schell de bu iki karaktere ruh katma konusunda kusursuza yakın bir performansa ulaşıyorlar. İki oyuncu, Dostoyevski’nin metninin onlara sağladığı ‘yüksek duygu’yu körükleyen kompozisyon çalışmalarıyla ezip geçiyorlar bizi. Jean Marais de kısa ama kilit karakteriyle sacayağını tamamlıyor. İtalyan, Avusturyalı ve Fransız oyuncuların uyumu dudak ısırtıcı gerçekten de.

Visconti, Beyaz Geceler’ uyarlamasında, iki karakterin birbirlerine yakınlaşmalarını ‘dans’ aracılığıyla çözüyor. Onları ‘mutlu’ gösterebilmek için tasarladığı sahne, sinema tarihinin en renkli görüntülerinden biriyle baş başa bırakıyor bizleri. Seyircinin “Sev artık şu adamı!” diye haykırdığına kuşkumuz yok vaktiyle. Evet, Natalia da Mario’yu seviyor sevmesine ama Visconti’nin Dostoyevski’den uzaklaşmama kararının neticesinde hüzün gene çalıyor kapımızı. Maria Schell’in dans sahnesindeki çocuksuluğunu mu söyleyelim, yoksa Marcello Mastroianni’nin ‘şaşkınlığı’nı mı bilemedik. Bu bölümde devasa boyutlara tırmanıyor film, geriye çevrilemeyecek oranda.

Murat Özer - Radikal Kitap

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AşkİtalyaKitapRusyaSinemaaşk
Görüş Bildir