Gönül İndirme Değil, Kan Bağı

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Gönül İndirme Değil, Kan Bağı

Ergönültaş: Roman yazmanın bir “ekonomi”si olduğunu söylemem gerekiyor. Bir odaya kapanıp yıllarca roman yazabilecek imkânım hiç olamamıştı. Medar-ı maişet meseleleri...

“Engin Ergönültaş’ın romanı çıkıyormuş!” Bu haber bizim çizer tayfası arasında dalga dalga yayıldı ve heyecanla gün saymaya başladık. Zira Engin Ergönültaş; bahsi geçtiği zaman aramızda, hayranlıkla ve edeple ismini andığımız büyük çizgi ustalarındandır. Özellikle de Pişmiş Kelle dergisinde uzun süre tefrika ettiği Terso hikâyesini hâlâ imrenerek hatırlarız.

Sonunda kitap çıktı, büyük şevkle bir solukta okuduk. Çizimlerinden hiç de yabancı olmadığımız bir âleme girdik. Çizerkenki kalem ustalığı hiç çekinmeden kelimelerine sirayet etmiş. Kendisiyle hasret gidermemize vesile olan roman üzerinden konuştuk.

Çizgiden yazıya geçme aşamanız nasıldı?

İlk başladığım yıllarda çizdiklerim kısa hikâyelerden oluşuyordu. Giderek daha uzun hikâyelere, eğer çizgisiz olsaydı bir “novella”, belki de bir roman denilebilinecek uzunluktaki, Terso’ya, Pembe Dişler’e doğru geçmiştim. Bu arada hikâyelerim de giderek mizahtan uzaklaşıp acılaşmaya başlamıştı... Sinemayla da ilgileniyordum. Terso başlangıçta rahmetli Atıf Yılmaz için tasarlanmış bir film senaryosuydu. Yurtdışından döndüğüm yıllarda, Sovyetler Birliği’nin çökmekte olduğunun önbelirtileriyle, “yel”in artık “işçiden işçiden” değil, tam ters yönde esmeye başladığını sezip alkole sığınmış bir sosyalist sendikacının trajedisinin anlatıldığı bir senaryo yazmıştım. Anlaşmaları yapılmış oyuncular seçilmişti ama ikide bir patlayan krizlerden birine toslayıp yarım kaldı. Yönetmenliğini de ben yapacaktım. Minare Gölgesi de yine bir film projesi olarak başladı. Yani “yazı”dan uzakta değildim, senaryolar yazıyordum. “İlk roman niye bu kadar gecikti?” diye sorulursa eğer; roman yazmanın bir de “ekonomi”si olduğunu söylemem gerekiyor. Bir odaya kapanıp yıllarca -Minare Gölgesi’nin yazımı beş yıl sürdü- roman yazabilecek bir imkânım hiç olamamıştı. Sınıfsal meseleler, “Medar-ı maişet” meseleleri...

Hikâyelerin neden acılaştı?

Komedi işiyle uğraşanların başına böyle bir iş geliyor. Yaşlanmaya başladıkça giderek ciddileşiyorlar. “Komediyi seven ama dramı daha fazla önemseyen toplum”la aralarındaki bir mesele herhalde… Hem alkışlanıp hem de hafife alındıklarını sezen, bununla ilgili örtülü bir tedirginlik yaşayan komedyenler yaşlandıkça daha ciddi bir “pozisyon”a doğru kayıyorlar. Mesela Chaplin’in son filmlerinde bu sözünü ettiğim dönüşüm açıkça görülüyor (Şehir Işıkları yine bir derece ama son filmi Sahne Işıkları basbayağı acıklıdır, bir önceki Mösyö Verdoux ise bambaşka bir kara filmdir). Mükremin Abi’den Behçet Necatiğil’e giden yola da bakarsanız aynı şeyi görürsünüz. Ağlayan palyaço resimleri de alt metinlerinde bu duruma da işaret ediyorlar bence. Bana dönersek, bir başka ağlayan palyaço olarak, kendimi, az önce sözünü ettiğim sendikacının, “hava”nın yeniden, ama bu sefer ters yöne döndüğünü anladığında içine düştüğü ruh haline yakın hissediyorum. Mizah dozunun azalmasını buna bağlıyorum.

Bilinen ilk karakterleriniz Zalim Şevki Kelek Osman’dan beri çoğunlukla kenar mahalleleri, alt sınıfı, onların hayatta kalma mücadelelerini anlatmadaki istikrarınızın kaynağı nedir?

Bugünün dünyasında belki hamasî kaçabilir ama eğer varsa bu “istikrar” hem alt sınıf dediğiniz insanlara, hem de onların bile, kendilerinden daha aşağı bulup aymaz bir acımasızlıkla horlayıp, alay ettiği, dışladığı daha alttakilere; ırksal, dinsel, cinsel azınlıklara, işsizlere, alkoliklere, nevrotiklere, travestilere, sokakta yaşayanlara, delilere karşı derin muhabbetimden kaynaklanıyor. Bu âlicenaplığımdan neşet eden bir “gönül indirme” falan değil, bir kan bağı.

Atilla sokakta Meryem’in kapattığı gözleriyle dolaşıp, dışarısını sadece sesler ve Meryem’in anlattıklarıyla masal dünyası gibi algılarken, minare şerefesine çıkınca birden her şeyi görmeye başlıyor. Nakkaşın minyatürü resmederken her şeyi görmesi gibi bir bakışa sahip oluyor... Bu minyatür estetiği hâkimiyeti çizmekten gelen bir tasavvur hali miydi yoksa romanın akışı içinde mi oluştu?

“Minyatür estetiği ve bakış alanı hâkimiyeti... Nakkaş’ın bakışı...” Evet, bunlara çizmekten gelen bir tasavvur hali diyebiliriz. Kitabın mimarisi içinde gelenekten beslenen çeşitli öğelere, yapılara rastlamak mümkün… Kavafis bir şiirinde, genç yaşta ölmüş bir şairin mezar taşı yazıtını yazması için görevlendirilen yine başka bir şair Rafael’e şöyle seslenir;

“Rafael, öyle dizeler yazmalısın ki...”

...şiirin ritmi ve her dize göstermeli

bir İskenderiyeli bir İskenderiyeli’ den söz etmekte.” (Erdal Alova çevirisi)

Bu satırlar, büyük ustanın diğer bütün şiirleri gibi beni derinden etkilemişti. Buralı olmak, buranın insanlarına buraları, buralı birinin anlattığını hissettirebilmek… Bu nasıl yapılır? Gelenekten beslenen, buralı, yerli bir anlatım biçimi mümkün müdür? Nasıl olmalı? Bütün bunlar daha henüz çizgi roman yapmaya bile başlamadığım yıllardan beri kafamı kurcalayan temel meselelerden. Resim yapıyordum. Resim geleneğimiz yoktu, bunların yerine minyatür, hat sanatı, tezhip, karagöz vardı. Sinemaya da büyük bir ilgi duyuyordum. O yıllarda sinema alanında da “bize has bir sinema dili” arayışıyla ilgili büyük bir tartışma sürüp gidiyordu. Halit Refiğ, Lütfi Akad, Metin Erksan... Daha sonraları, hikâyeler çizmeye başladığımda da bu tür kaygılarım hep olagelmiştir.

Zalim Şevki de içinde minyatür-Karagöz oyunu estetiği barındırmıyor muydu?

Zalim Şevki hikâyelerinin giriş karelerini bir Karagöz oyunu gibi tasarlardım. Sahne açılır. Ortada ev olarak kullandıkları ağaç bir Karagöz göstermeliği gibi dururdu. Yine bir Karagöz figürü gibi, kareye hep soldan giren, kesintisiz, tam görünen bir kişi koşarak gelirdi. Şevki ve Osman da yine her seferinde tam olarak çizilmiş, kare içindeki oranları da neredeyse her seferinde aynı olurdu. Sokaklar perspektifsiz görünür, hiç kimse yakın plandan uzağa, derinlemesine birbirlerini kovalamazdı.

Kimsenin birbirini ezmediği bir gerçeklik alanı…

Gözlerini elleriyle kapattığı Atilla’ya hikâyeler anlatan Meryem’e dönersek; Meryem, içinde dolaştıkları viran sokakları allayıp pullayıp değiştirerek -kendisini de boğmaya başlamış gerçekliği de değiştirerek- hikâyeler anlattığında, hikâyeleriyle, sadece Atilla için değil kendisinin de hayatta kalabilmesine yardımcı olabilecek yeni bir gerçeklik alanı yaratmış oluyor. Yani bir çeşit Şehrazat…

Meryem, yine kendisi gibi bambaşka bir dünya’ya acil muhtaç, inanmaya teşne Atilla’yı inandırdığında, anlattıklarına kendi de inanıyor, anlattıkları bir çeşit gerçeklik kazanıyor. İki kişilik bir gerçeklik...

Olsun... Az şey mi?

Bu, gözleri kapalı birine hikâyeler anlatma hali, romanın içindeki benim rol’üme, romancının rolüne benziyor. Dış dünyayı, “suretler âlemini”, resimleri iptal edip, karanlıkta sadece kelimelerle bir dünya inşa etmek.

Turgut Yüksel - Radikal Kitap

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

KitapSSCBSinema
Görüş Bildir