Galata: Farklı İnançların Harmanlandığı Yer

-

Galata: Farklı İnançların Harmanlandığı Yer

Galata: Farklı İnançların Harmanlandığı Yer

İstanbul, tarih içinde farklı kültürlerin iç içe yaşadığı bir mekan olagelmiş. Bu farklılıkların en yoğun şekilde kendini hissettirdiği semtlerin başında ise Galata geliyor. Osmanlı fethi öncesinde önemli bir Ceneviz yerleşkesi görünümünde olan semt, İstanbul’un fethi sonrasında sulh yoluyla teslim alındığı içinde ciddi bir yağmaya maruz kalmamış. Galata bu durumun da etkisiyle uzun süre Frenk kimliğini korumayı başarmış. Zaman içinde çevresinde Tophane gibi İslami rengi belli olan bölgeler ortaya çıksa da, yabancı ülkelerin temsilcilikleri, ya da yabancı sermaye çevreleri hep bu civarda gelişip serpilmiş. Hasılı çok eski zamanlardan beri kozmopolit bir renk kazanmış. Bu yazıda Galata’nın bir uzantısı olan Tophane semtini de içine alan bir coğrafyada Müslüman, Protestan, Katolik, Gregoryen, Yahudi, Rum, Türk ve Rus Ortodoks topluluklarına ait dinsel yapılara dikkat çekmeyi hedeflemekteyim.

Yazı: Önder Kaya

Fotoğraflar: Betül Özgür – Zafer Aziz Özer – Tuğçe Yılmaz

İNGİLİZ ANGLİKAN KİLİSESİ Osmanlı devri İstanbul’unda İngiliz varlığının kendini en ziyade hissettirdiği semt Galata’dır. Bilindiği üzere İngilizlerin elçilik binası olarak İstanbul’da ilk belirledikleri yer, yanı zamanda şehrin en önemli limanlarından biri durumundaki Tophane bölgesiydi. Sonrasında elçilik binası her ne kadar Pera’ya çıkmış olsa da, İngilizlere ait bazı önemli yapılar yine bu havalide kalmaya devam etmiştir. Osmanlı-İngiliz ilişkilerindeki en önemli dönüm noktalarından birini 19. yüzyıl ortasında gerçekleşen Kırım Savaşı teşkil eder. Bu savaş sırasında Osmanlıların müttefiki sıfatı ile yer alan İngiltere, kendi askerlerinin tedavisi için 1855’de Galata Kulesi’nin hemen yamacında İngiliz Denizciler Hastanesi’ni tesis etmişti. Yine İngiliz yetkililer bu savaşın anısına Tophane sırtlarında bir de kilise inşası için sultan Abdülmecid’e başvurmuşlardı. Bunun neticesinde 1858’de Tanzimat devrinin meşhur İngiliz elçisi Lord Stradford Canning tarafından temelleri atılan ve 1868’de yapımı tamamlanan Anglikan Kilisesi ya da meşhur adıyla “Kırım Kilisesi” inşa olundu. Kilisenin mimarı George Edmund Street olup, yapı eski bir Rum mezarlığının üzerine kurulmuştur. Tamamıyla taştan yapılan kilise için gerekli olan malzeme Malta adası ve Büyükada’dan getirtilmişti. Yapının en önemli özelliklerinden biri de denizci yönleri ile tanınan İngilizlerin söz konusu mabedinin, bölgenin en önemli iskelesi olan Tophane açıklarından son derece rahat biçimde görülebilmesiydi. Deniz yoluyla karaya ayak basan dost düşman tüm batılılar, bu sayede kentteki İngiliz varlığını hissetmiş oluyorlardı. Belki de bundan dolayı İngilizler, sultanın bugünkü İstiklal caddesi üzerinde bir mevkide kilise için arazi verme talebini geri çevirmişlerdir. Cemaatin renkli günlerinde Paskalya ve Noel kutlamalarının oldukça ihtişamlı kutlandığını hatıratlardan öğrenmek mümkün. Babası İngiliz büyükelçiliğinde görevli olan Dorina Neave, 19. yüzyıl sonlarında bir Paskalya yortusunda kiliseyi binlerce mis kokulu nergisle süslediklerinden bahseder.

1970’lere gelindiğinde cemaat azlığından dolayı kilise ibadete kapanmıştır. Zira bölgedeki cemaat yok denecek kadar azalmış ve İngiliz konsolosluğunun şapeli bu kişilerin ihtiyacına cevap verir hale gelmiştir. Cemaatin pek çok üyesi ise bu süreç içinde daha ziyade Nişantaşı ve Etiler civarına yerleşmiştir. Nitekim İngiliz High School’un Erkek mektebi de Nişantaşı’nda bulunmaktaydı. Lakin 90’lı yılların başında kilise açısından önemli değişiklikler yaşanır. Kuveyt’te çalışan ancak I. Körfez Savaşı sırasında mağdur oldukları gibi, ülkelerine de dönemeyen pek çok Sri Lankalı İstanbul’a gelmiş ve bu mültecilerin talebi üzerine yapı, söz konusu kişilere tahsis edilmiştir. İngiliz elçiliği şapelindeki görevli rahip Seherwood ve Sri Lankalıların girişimleri ile kilise yeniden elden geçirilerek ibadete açılmıştır. Halen kilisenin çevresindeki evlerde bu mültecilere rastlanmaktadır.

TÜRK ORTODOKS PATRİKHANESİ Galata’nın en ilgi çeken yapılarından biri de Kılıç Ali Paşa Camii ile Karaköy arasında uzanan Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi kilisesidir. “Panayia Kafatiani” adını taşıyan bu kilise, mevcudu birkaç kişi ile ifade olunan Türk-Ortodoks patrikhanesinin de merkezidir. Söz konusu kilise bünyesinde faaliyet gösteren patrikhane, Pavli Erenerol ya da meşhur adıyla Papa Eftim tarafından kurulmuştur. Papa Eftim, Milli Mücadele sırasında Fener patrikhanesinin başında bulunan Patrik Meletios’un, Yunanistan çizgisinde Venizelosçu bir politika izlemesine tepki göstermişti. Bunun neticesinde Anadolu’nun 72 ruhani önderinin katılımıyla Fener Rum Ortodoks patrikhanesinin taşıdığı yetkilerin artık geçersiz olduğunu ilan eden bir toplantı tertip etmişti. Papa Eftim, bununla da yetinmeyerek 21 Eylül 1922’de Bağımsız Türk-Ortodoks Patrikhanesi’ni kurarak kendisini ruhani lider seçtirdi. Papa Eftim, Milli Mücadeleye destek olmuş, bunun neticesinde cumhuriyeti kuran kadroların desteğini kazanmıştı. Eftim, Lozan anlaşması sonrasında her ne kadar cemaatinin neredeyse tamamını kaybetmiş olsa da, çıkarılan özel bir izinle kendisi ve ailesi Türkiye’de kaldı. 1926’da Galata’da bugün patrikhane merkezi olarak kullanılan Panayia Kafatiani kilisesinin de yer aldığı dört kiliseye el koyarak, yetkililerin de desteğiyle bu yapıları kendi cemaatine tahsis etti. Bu durum, I. Eftim’in Fener Patrikhanesi tarafından aforoz edilmesine yol açtı. Fener, bir oldubitti zorbalığı olarak nitelendirdiği bu durumu hiçbir zaman tanımamıştır. Türk-Ortodoks cemaatine ait olan merkez kilise dışındaki üç kiliseden biri olan Hiristos Kilisesi ise Menderes zamanındaki imar faaliyetlerine kurban giderek yıkıldı. Geride patrikhane kilisesi dışında, İonnes Prodromos ve Aya Nikola kiliseleri kalmıştır ki, her ikisi de bugün kapalıdır.

Papa I. Eftim 1960’da felç geçirdi ve yerine oğlu Turgut Erenerol II. Eftim adıyla geçti. 1991’de Turgut Erenerol’un da ölümüyle yerine kardeşi Selçuk Erenerol patrik vekili oldu. Selçuk Erenerol’un ölümünden sonra ise bu makama başka bir kişi tayin olunmadı. Cemaatin işlerini yürüten ve Selçuk Erenerol’un eşi olan Sevgi Erenerol ise “Balyoz Davası” kapsamında halen gözaltında. Hasılı cemaatin geleceği karanlık. Bu arada kaderin garip bir cilvesi olarak baba-oğul Erenerol’lar yaşamları süresince mücadele içinde oldukları Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı Şişli Rum Ortodoks mezarlığında, kendilerine ayrılan bir bölümde yatıyorlar. Bilhassa II. Eftim adıyla anılan Turgut Erenerol’un cenazesinin defnine patrikhane izin vermek istememiş, ancak hükümet yetkililerinin devreye girmesiyle gerekli izin alınabilmiştir.

Cemaat hakkındaki bu uzun girişten sonra gelelim Panayia Kafatiani Kilisesi’ne; İstanbul’un fethinden sonra şehri şenlendirmek amacıyla Kırım’daki Kefe şehrinden getirtilen Rumlarca 1475’te kurulan bu kilise, Kefe’den gelenlerin beraberlerinde taşıdıkları “Siyah Meryem” ikonuyla ünlüdür. Halihazırda zaman zaman Pazar günleri öğle vaktine yakın ayin yapılan kilisenin en büyük hususiyetlerinden biri de bu ayin sırasında okunan dua ve ilahilerin Türkçe olarak söylenmesidir.

KATOLİK YAPILARI Bölgedeki Katolik varlığının en önemli temsilcisi konumundaki yapıların başında Saint Benoit Lisesi ve yanıbaşındaki şapel gelir. Şapelin tarihi Bizans dönemine kadar çıkarılır. 15. yüzyılda şapele bir çan kulesi ilave olunmuştur. Yapı kompleksi bugüne kadar varlığını sağlam bir şekilde sürdürebilmesini büyük ölçüde Saint Benoit Lisesine borçludur. Okul 16. yüzyılda Cizvit tarikatına bağlı rahipler tarafından tesis edilmiş, 18. yüzyılda bu tarikatın faaliyetlerinin yasaklanması sonucunda da Lazaristlere geçmişti. Okulun yan tarafında bulunan şapel ise bilhassa Macar özgürlük hareketinin en önemli isimlerinden olan II. Rakoçi Frenç’in öldükten sonra buraya defnedilmesi ile tanınır.

Bölgedeki bir diğer önemli Katolik mabedi de Bankalar caddesinden Galata kulesine çıkan yol üzerinde bulunan ve cumartesi öğleden sonra gezilebilen Saint Pierre ve Paul Kilisesi’dir. Bu yapının da tarihi çok eski dönemlere kadar çıkarılır. Kilise, Dominiken keşişler tarafından ilkin 1228’de bugün Arap Camii’nin bulunduğu yerde kurulmuştu. Bilindiği üzere şehir 1204’de Latinler tarafından istila edildiği için Dominiken keşişler de şehrin yeni efendilerinin bir nevi himayesinde rahatça faaliyet gösterebiliyorlardı. İstanbul’un 1261’de Bizanslılar tarafından geri alınmasından sonra da keşişler faaliyetlerine devam ettiler. Ancak bu büyük yapı Fatih tarafından camiye çevrildi ve 2. Bayezid’den itibaren de çevresine Endülüs’ten getirtilen Araplar yerleştirildiği için “Arap Camii” olarak anılır oldu. Bu tarihten sonra farklı yerlerde faaliyet gösteren bu Katolik kilisesi, bugünkü binasına 1843’de kavuştu. Yapının mimarı meşhur İtalyan mimar Gaspare Fossatti’dir. Kilisenin en ilgi çekici yanlarından birisi ise Arap camii civarında yapılan kazılar sırasında bulunan ve Latin cemaatine ait mezar taşlarının avlu duvarına monte edilmiş olmasıdır.

KATOLİK ERMENİ SURP PIRGİÇ KİLİSESİ Galata’da tramvay yolu üzerinde sizi karşılayan yapılardan biri de Saint Benoit Lisesi’nin hemen yanında Katolik Ermeni cemaatine ait olan ve Hz. İsa’ya adanan Surp Pırgiç Kilisesi’dir. Kilise, Katolik Ermeni cemaatinin İstanbul’daki ilk mabedi olarak tesis edilmiştir. Katolik cemaatinin hukuki varlığı sultan II. Mahmud tarafından 1830’da tanınmış, cemaat üyeleri de hemen ertesi yıl Bab-ı Âli’ye başvurarak Galata’da bir kilise yapımı için izin almıştı. Kilisenin inşasında özellikle Düzyan ailesinin katkıları kayda değer. Ayrıca hali vakti yerinde olmayan genç kızlar da uzattıkları saçlarını peruk yapımcılarına satarak elde ettikleri parayı kilise inşasına bağışlamışlardır. Kilisenin içi gezildiğinde bağış yapan kişilerin duvarlara yerleştirilen mermer kitabelerde yer alan isimleri görülebilir. Yapı 1834’de tamamlanarak ibadete açıldı.

GREGORYEN ERMENİ SURP KRİKOR LUSAVORİÇ KİLİSESİ Galata, Gregoryen Ermeniler açısından da çok önemli bir kiliseyi içinde barındırır. İstanbul’da halihazırda ibadete açık en eski Gregoryen Ermeni Kilisesi olan Surp Krikor Lusavoriç kilisesi, tramvay yolunun hemen yamacında yer alır. Kilisenin yapım tarihi 15. yüzyıla kadar çıkarılıyor. Daha Galata’nın Ceneviz kontrolünde olduğu yıllarda bu isimde bir Ermeni kilisesinin varlığı biliniyor. Tarihsel süreç içinde çeşitli afetler atlatan kilisenin yaşadığı en büyük badire ise 1958’deki Menderes iskan faaliyetleri dönemine denk düşer. Kemeraltı caddesinin yapımı sırasında kamulaştırılan kilise yıkılmıştır. Lakin dört yıl kadar sonra biraz daha ileride yine kiliseye ait olan bir arsa üzerinde yapının yeniden inşasına başlanmış ve 1966’da yeniden ibadete açılmıştır. Klasik Ermeni kilise mimarisi tarzında yapılan eserin mimarı Bedros Zobyan’dır. Kilise bundan dolayı Ermeni cemaatinin en saygın liselerinden biri olan Getronagan ile adeta içiçe girmiş gibidir. Pazar günleri ayin de yapılan kilisenin altındaki mezar odasında ise Ermeni cemaatinin en büyük patriklerinden biri olarak kabul edilen ve cemaate ait pek çok yapıyı ihya eden Hovhannes Golod’un etrafı çinilerle bezeli lahdi bulunmaktadır.

AYA PONTELEYMON RUS ŞAPELİ VE DİĞERLERİ Yukarıda bahsettiğimiz Türk-Ortodoks patrikhanesinin hemen yakınında en az onun kadar ilgi çekici başka bir yapıya, daha doğrusu yapılar topluluğuna tesadüf etmek mümkündür. Bu yapılar Rus çatı şapelleridir. Yani bu şapelleri görmek için beyhude yere sokaktaki binaları taramamanız, başınızı kaldırıp dikkatlice gökyüzüne bakmanız gerekecektir. Hatta Galata ve Tophane’nin sık sokak dokusu nedeniyle bu da yeterli olamayabilir. Şu halde bu yapıları bulmak için ya birilerine sormanız ya da yüksekçe bir yere çıkarak şapelleri gözlemlemeniz gerekmekte. Bu şapellerin halen faal olan en önemlisi Aya Ponteleymon adını taşımaktadır. Bu şapele “Manastır Han” adı verilen bir yapının merdivenlerini çıkarak ulaşmanız mümkün. Lakin önce söz konusu şapellerin hikayesine kısaca değinmekte fayda var.

Bilindiği üzere Rus kilisesi, özellikle 19. yüzyılda Rus çarlığının himayesinde Ortodoks dünyasının liderliğine oynamış bir kurum. Halihazırda da Ortodoks dünyasının en kalabalık cemaati Moskova kilisesinin kontrolünde. Rusya sınırlarında yaşayıp da Kudüs’e hacı olmaya giden Ortodokslar için İstanbul son derece önemli bir duraktı. İşte Rus Çarlığı da kendi hacılarının İstanbul’da konaklaması için bir dizi sosyal tesis yapmaya karar vermiş. Rus hacıların bir kısmı deniz yolunu tercih ettikleri için bu tesisler için en münasip yerlerden biri olarak Galata semti uygun görülmüş. Ancak aynı zamanda Fener patrikhanesinin kalesi olan bu şehirde büyük bir kilise ve etrafında sosyal tesis yapmanın bir takım zorlukları da vardı. Herşeyden önce bu mevkide arazi fiyatları son derece pahallı olduğu gibi, kilise yapımı için Osmanlı devletinden izin almakta bir o kadar zordu. Sonuçta yaklaşık 150 yıl kadar önce Rus hacıların konaklaması için yüksek hanlar inşa edilmesine ve bu hanların tepesinde de Rus hacıların ibadet edebilmesi için şapeller tesis edilmesine karar verilmiş. Bunun neticesinde ortaya Aya Pontaleymon, Apostolos Andreas, Profil İlia, Aya Zoni gibi şapeller çıkmış. Bu şapellerin akıbeti Rus devrimi ile ciddi bir değişime uğramıştır. Zira büyük ölçüde Rusya’dan gelen yardımla ayakta duran bu kurumlar, Bolşevik devrimi sonrasında gelen yardımın kesilmesiyle sıkıntılı bir devreye girmişlerdir. Lakin 1920’lerden sonra Bolşeviklerden ya da nam-ı diğer Kızıl Ruslardan kaçan Beyaz Rusların bu hanlardaki odaları mesken tutması ile yine bir canlanma yaşanmış. 1930’lardan sonra Beyaz Rus diye tanımlanan Menşeviklerin gerek Amerika’ya gerekse de Avrupa’nın değişik ülkelerine göç etmesi ile birlikte yeniden bir sönükleşme devresine girilmiş. Bu süreçte de pek çok şapel ve hanların bazı bölümleri özel işletmelere dükkan ya da depo olarak kiralanmış. Bugün sadece yukarıda da belirttiğim üzere Manastır Han’daki Aya Panteleymon şapelini gezmeniz mümkün. Bunun için hanın en üst katına çıkarak burada görevli papazdan izin almanız gerekiyor. İçeri girdiğinizde ise tamamen başka bir dünyanın içine adım attığınızı hemen farkedeceksiniz. Ortodoks dünyasının önemli azizlerinin yanısıra hemen ortadaki kubbenin altında yer alan kutsal “Mendillon” ikonu ziyaretçileri fazlasıyla etkiliyor. Şapele girdiğinizde hemen sağ tarafta kalan pencereden bir başka Rus şapeli olan Profil İlia’yı, önünüze denk gelen pencereden de Aya Andrea’yı görebilirsiniz.

SİNAGOGLAR Galata Yahudi nüfusun da bir dönemler oldukça fazla olduğu bir mekandı. Hatta 20. yüzyıl başlarında artan nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla yeni sinagoglar yapılmış ancak ilerleyen yıllarda cemaatin azalması neticesinde bu mabedlerin bir kısmı kendi kaderine terk edilmiş, bir kısmı da dönüştürülerek başka amaçlar için kullanılır olmuşlardır. Mesela ihtiyaç üzerine 1923’de açılışı yapılan Apollon sinagogu, 1980’li yılların başında kapanmak durumunda kalmıştı. Bu yapılara bir diğer örnek te Karaköy’deki Tünel girişinin hemen arka tarafında denk düşen Kal Kadoş Sinagogu ya da halk arasındaki adıyla Zülfaris Sinagogu’dur. Sinagog bu ismi söz konusu mabede yapılan evliliklerden alıyor. Zira Zülfaris ya da Zülf-i Arus “Gelin saçı” anlamına geliyor. Buradaki son nikah 1983’de kıyılmış. Sonrasında bölgedeki cemaat mensubu sayısı azalınca da yapı geçici olarak ibadete kapatılmıştır. Sinagogun geçmişi 17. yüzyıla kadar çıkarılıyor. Zülfaris 1992’de kapılarını yeniden açtı. Ancak bu sefer bir mabet değil, bir müze olarak. Yahudilerin Osmanlı topraklarına kabulünün 500. yıl dönümünde bu tarihi anın bir nişanesi olarak burada “500 Yıllık Huzurlu Yaşam Müzesi” tesis edildi. Üç katlı bu müzenin en alt katında İstanbul Musevilerine ait folklorik eşyalar sergileniyor. İkinci kat, çeşitli sinagoglardan getirilen dini eşyalara ayrılırken, son katta da Türkiye Musevilerinin kısa bir tarihçesini veren panolar mevcut.

Ancak Galata’nın halen aktif ve en tanınan sinagogu Galata kulesinin hemen yakınındaki Neve Şalom yani “Barış Vahası”. Lakin söz konusu mabed adeta adıyla tezat oluştururcasına yakın zamanda iki büyük terör saldırısına maruz kaldı. İlk saldırı 6 Eylül 1986 Cumartesi günü gerçekleşti. Bu saldırı sırasında 23 Musevi vatandaşımız hayatını yitirdi. İkinci saldırı ise 1 Mart 1992’de Pazar öğleden sonra gerçekleştirilecek iken öncesinde alınan güvenlik tedbirleri sayesinde bir felakete sebebiyet vermeden atlatıldı. Bununla birlikte Neve Şalom hali hazırda cemaatin düğün, cenaze, Barmitzva gibi törenlerinde en çok kullanılan ibadethane durumunda.

Yahudi cemaatinin Seferadlardan sonra ikinci büyük kolunu oluşturan Aşkenaz grubu ise bilindiği gibi daha ziyade Almanya ve doğu Avrupa’dan göç eden ve Yidiş adı verilen bir dil konuşan Musevilerden oluşur. Kültür olarak İspanya ve batı Avrupa Yahudilerinden farklılık gösteren bu topluluğun da Karaköy’den Galata kulesine çıkan Yüksek Kaldırım’da sağ kolda bir sinagogları var. Avusturya kökenli Yahudilerce yaptırılan bu sinagogun mimarı Gabriel Tedeshi’dir. 1900’de açılan sinagog, mimari unsur olarak Doğu Avrupa mimarisinin izlerini taşır. Sinagog, yaklaşık 400 kişilik kapasiteye sahiptir.

İtalyan Yahudi cemaatinin de bölgede bir sinagogu var. Yeri gelmişken hemen belirtelim ki aynı cemaatin Şişli Rum mezarlığın hemen bitişiğinde kendilerine ait bir de kabristanları var. Öte yandan cemaat tarafından satılarak elden çıkarılan bu civardaki Or Hadeş Sinagogu da evvela Aşkenazlara, sonrasında ise Gürcü kökenli Sefarad Yahudilere tahsis edilmişti.

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ Galata denilince bölgenin en görkemli İslami yapısı kanımca Kılıç Ali Paşa Camii olsa gerek. Mimar Sinan’ın hayatının son demlerinde Ayasofya’yı örnek alarak planladığı bu yapının banisi, aslen İtalyan olan Kılıç Ali Paşa’dır. Tunus fatihi olarak da bilinen Ali Paşa, denizcilik mesleğinin tabir-i caizse mutfağında yetişmiştir. Turgut Reis’in yanında başladığı kariyerinde Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiştir. Hayatının son demlerinde inşasını tasarladığı külliyesi için mekan aramış ve sonunda Beyoğlu istikametine doğru çıkışı sağlayan en önemli liman durumundaki Tophane’de karar kılmıştır. Bir takım rivayetlerde caminin yapılacağı yerin doldurma bir alan olduğu da zikredilir. Buna göre Kılıç Ali Paşa külliyesi için sur içinde alan bulamayıca tanıdıklarından biri “Sen deniz adamısın. Karada ne aranırsın? Camini deniz üzerinde yapsan gerek” diyerek ona bu fikri vermiştir. Sonuç itibariyle 16. yüzyılın sonlarında inşa olunan ve cami, medrese, hamam ve türbeden oluşan külliyesi selatin külliyelerini andıran bir ihtişama sahiptir. Paşa da caminin hemen arka tarafına düşen türbesinde son uykusuna çekilmiştir.

Görüldüğü üzere Galata, şehr-i İstanbul’da farklılıkların en belirgin şekilde harmanlandığı semtlerden biri. Siz de eğer bu şehirde yaşıyorsanız, ya da bu şehre yolunuzu düşürürseniz, bir gününüzü bu rüya misali semte ayırın derim.

KAYNAKÇA**

Ercüment Berker; “Türk-Ortodoks Patrikhanesi” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 7, İstanbul 2003, s. 314-315**

Cengiz Can; “Saint Pierre ve Paul Kilisesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 6, İstanbul 2003, s. 417-418

**Semavi Eyice; “Kılıç Ali Paşa Külliyesi”, DİA, cilt: 25, Ankara 2002, s. 412-414

Naim Güleryüz; İstanbul Sinagogları, İstanbul 1992

Önder Kaya; Fatih’in Müjdelenen Şehri, İstanbul 2009

Aaron Kohen; Hazanın Hüznü, İstanbul 2010**

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaAnkaraAvusturyaAyasofyaBalyoz DavasıİngiltereİspanyaİstanbulNişantaşıRusyaSavaşTercihTerörTunusYunanistandizi
Görüş Bildir