Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Entelektüel Olmak Değil de Entelektüel Kalmak

-
4 dakikada okuyabilirsiniz

Entelektüel Olmak Değil De Entelektüel Kalmak | Semih Gümüş

Entelektüel Olmak Değil De Entelektüel Kalmak | Semih Gümüş

Zamanımızın kahramanları halkın temsilcisi, önderi olanlardan değil, kendisini sıradanlaştıranlar arasından çıkacak. Geçmiş, en radikal siyasetin en büyük savrulmalara neden olabileceğini de gösterdi.

Düşüncenin özgürce oluşabilmesinin ve kendini dışavurabilmesinin önündeki kısıtlar, özellikle devletin bütün hayatı cendereye soktuğu günden bugüne yaşanan en önemli sorunlardan. İnsanın toplumun herhangi bir parçası olmaktan çıkıp kendi bireyliğiyle var olmaya başlamasını sağlayan nedir? Birçok neden elbette ama aralarından hangisi olmazsa olmazdır? Kendisine özgü düşünceler üretebilme ve onları dile getirebilme yetisini en başa yazabilir miyiz? Bir odak noktası oluşturan bu iki özelliğin ilki içe kapanırken ikincisi dışa açılmak zorunda. Sorun da burada başlıyor.

Düşüncenin dışarı açılır açılmaz burnunun ucuna bastırılacağı kuşkusuz. Ne zamandan beri böyle? Devletin iktidar çevrelerini koruyup aşağıdakileri zapturapt altına almak için sımsıkı örgütlenmeye başladığından beri. O sopanın altından geçmeyi göze almak da var, kapıyı kapayıp içerde kalmak da. Aynı durumdan söz etmiyor ama Noam Chomsky de, genç üniversitelilerin önce uzun saçları, sırt çantaları, toplumsal idealleri ve dünyayı değiştirecek düşünceleriyle Harvard Hukuk Fakültesi’nden çıkıp yalnızca yaz aylarında çalışmak için Wall Street şirketlerinin kapısından içeri girerken, bir günlüğüne traş da olurum, ceket de giyerim, kravat da takarım, dedikleri andan sonra yakayı nasıl kaptırdıklarını anlatıyor. Yalnızca Harvard’lı gençlerin başından geçmemiştir, evrensel bir hikâye bu.

Entelektüellerin sorumluluğu

Zaman ve zamanın içindeki özel kültür alanları kendi yaşam biçimlerini yaratıyor elbette. O kültürün yaşadığı değişim süreci, yaşam biçimini de değiştirerek sürüyor. İçinde olanların duygusu hâlâ güçlüdür, sözgelimi sosyalistlerin kendi içlerine kapalı hayatı, 1960’larda başlayıp 1970’lere devrolan özel bir biçimde yaşanıyordu. Bunun öncesi de var elbette ama kendine özgü davranış biçimleri, giysileri, ritüelleri özellikle 1960’lardan sonra daha belirgin olmuştu. Bugün küllenen o biçimler, o günlerde anlamlıydı, çünkü o alanı özelleştiriyor ve genel onayla yaşanıyordu; sonra çözülmeye, adım adım kendini yadsıyan bir süreç yaşanmaya başladı.

Chomsky, Michael Albert ile yaptığı ve Entelektüellerin Sorumluluğu (Bgst Yayınları) adlı küçük bir kitap olarak yayımlanan söyleşisinde, hayat ile insanı ve entelektüel insanı bir arada değerlendiriyor. “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici,” diyor. Hayat güçlü elbette, başedilmesi çok zor ve bu hayatın hasmı, insan zihninin ürettiği düşünce. Eylemden önce düşünce. Egemen olan da hemen anlıyor ki, eylemi yaratan da düşünce. Önce onun çevresini sarmak, onu yalıtmak gerek.

Yönetenler, bütün hakları kendilerinin verdiğini ikide bir belirtmeye bayılır. Amerika’da köleliğe son vermek için verilen mücadeleye ülkenin seçkinlerinin bakış açısını şöyle belirtiyor Chomsky: “Köleliği sona erdirdik, çünkü öylesine yüce şahsiyetleriz ki köleliği sevmediğimize karar verdik.” Kürt sorununu mu çözeceksiniz; her şey benim istediğim gibi olmalı, ben daha doğru çözerim, dersiniz. Siyaset her zaman böyledir, buyurgan ve sahte, başka türlüsü olanaksız.

Halkçı, popülist söylemi son kertede kızıştırarak iktidara geldikten sonra, aşağıdakileri tepelemek kolaylaşır. Bütün sermaye siyasetçileri böyledir; gelin görün ki, –Bakunin’den aktarıyor Chomsky– solda da yığınsal halk hareketlerinin gücüyle iktidarı ele geçiren yönetici entelektüel kadro da halkı itaat etmeye zorlar.

Zamanımızın kahramanları halkın temsilcisi, önderi vb. olanlardan değil, kendisini sıradanlaştıranlar arasından çıkacak. Geçmiş, en radikal siyasetin en büyük savrulmalara neden olabileceğini de gösterdi. Radikal ümitler, karşılıklarını bulamadığında sert geri çekilmelere daha çok neden olabiliyor. Devrimci sol düşüncelere hem de sol içindeki karşıtlarına şiddet uygulamaya varacak kertede inanan pek çok kişinin, sonunda liberal ya da sağcı ideolojilere kolayca savrulduklarının burada da pek çok örneği var. Yaratıcılık hayatla sınanmaya gereksinim duymaz ama siyaset hayatın onayına zorunludur, yoksa hiçleşmeye başlar.

Bu arada siyasal hayatın devrimci solunda olup da zaman içinde yıpranmayan liderlerden söz ederken, Chomsky’nin Rosa Luxemburg adını vermesi önemli. Ondan söz ederken, “Kendisi, tarihte örnek olarak seçebileceğimiz insanlardan birisidir,” diyor Chomsky. Düşüncelerine değil, tutumuna inandığı için. Rosa Luxemburg ve Gramsci, en katı zamanlar içinde de eleştirel duruşlarını koruyabilen ender liderlerdendi. Bağımsız kalmayı başarmışlardı. Bilimsel sosyalizm geleneği içinden çıkıp bugün de saygıyla ve sevgiyle anılan, düşünceleri yeniden ve yeniden değerlendirilen iki lider olarak öne çıkmaları bundandır.

Bireylik ve entelektüel olmak

1960’lardan sonra dünya solunun içine girdiği yeni dalga, bağımsız hareketleri edilginleştirmedi belki ama devrimci seçeneklerin dışındaki yolların etkisizleştiği bir dönem yarattı. 1970’lerin sonuna dek, dünyada sosyalist solun yükseliş dönemiydi bu. Dolayısıyla tekil amaçların örgütsel ve nihai amaçlara feda edildiği bir dönem de oldu. Bireyliklerin geriye çekildiği nokta, entelektüelizmin yenilgisi de sayılır mı? Büyük ölçüde. Bireyliğin olmadığı yerde bir aydın olarak kalınır elbette ama muhalif duruşlarını yalnızca sermayenin –sert ya da esnek– çeşitli iktidarları karşısında değil, iktidar olan sosyalizmin otoriter yönetimi karşısında da koruyamayanların, entelektüel niteliklerini yitirmesi kaçınılmaz olur.

Entelektüel duruşun güvencesi hem böyle bir hareketin parçası olmaktır, hem de entelektüel duruş herhangi bir hareketin parçası olma düşüncesiyle merkezkaç ilişkisi içindedir. Çözülmesi olanaksız değil ama zor bir paradokstur bu. Üstelik tarihsel deneyimler gösteriyor ki, iktidar sopasını kendisine en yakın olanlara karşı kulanmaktan da kaçınmaz. Büyük acıların böyle yaşandığını Sovyetler deneyimi fazlasıyla gösterdi.

Şurası gene de izlenmeye, anlamak için çaba göstermeye değer. Sonunda dünyada da Sisyphos tavrıyla sosyalizmin yukarı taşınmaya çalıştığı ve sürekli geriye gelindiği belli. Bu ülkenin siyasal hayatının özgürlük ve demokrasi yolunda bir milim yol almadığını söylersek, yanlış olur mu? Onca karşılıksız özveriye, yitirilen kahramanlara, çekilen acılara karşın, ileri gidilemedi. Ne ki, önemli bir çevrede aynı kararlılığın ve ümitlerin gene de sürdüğünü görüyoruz ki, bunu anlamak gerekir.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AydınKitapiçerde
Görüş Bildir