Eleştirel Okumalar | Feridun Andaç

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Eleştirel Okumalar | Feridun Andaç

Eleştirel Okumalar | Feridun Andaç

Balzac’ın yapıtlarına sıklıkla dönerim.

Romanlarında size, bir ânda, çoğul bir bakış açısı sunar. Yaşadığınız çağa, yere, olaylara, insan yüzlerine/sözlerine; dahası gerçeğin bin bir haline bakma/görme biçimini taşır.

Geçenlerde gazetedeki yazılarımda “Doğu Yolculuğu”mdan söz ettim. O da görüp ettiklerimin kıyısından köşesinden…

O bütün gerçeği görmek anlatmak için daha çok gitmek, yaşamak, tanık olmak, hissetmek gerektiğini düşünürüm hep.

Burada anlatamayacağım şeylere tanık oldum, dinledim, bunları yaşayıp edenlerle konuştum.

Bugün bunları hangi yayın organında yazsanız başınıza iş alırsınız. Kimi zaman da bir yerde söylemekten çekinirsiniz.

Peki, diyeceksiniz ki, o kadar “vahim” olan nedir? Bunları yaşayan insanlar değil mi?

Evet insanlardır o sözü edilemeyenleri yaşayanlar.

Roman, işte o düz biçimde anlatılamayanları anlatma sanatıdır. İnsanın ve toplumun yaşadıklarını içselleştirerek anlatmak romanın başat özelliğidir. Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nda yazarak göstermek istediği de budur. Köylülüğün çözülmesinden aristokrasinin yıkılışına, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte oluşan yeni burjuva sınıfının hangi aşamalardan geçtiğine değin birçok şeyi Balzac bize anlatır. Bir bakıma da 19. Yüzyıl Fransası’nın insan/toplum tarihini yazar. Ama bir romancı olarak, romanın yasalarıyla gerçekleştirir bunu da.

Hep yinelerim; roman 19. Yüzyılın keşiflerinden biridir. Evet, “modern roman” öyledir. Balzac da bize bunun neden/nasıl öyle olduğunu romanlarında anlatmaktadır.

Bir zamanlar içine girdiği ve ölümüne de bağlanıp savunduğu bir “cemaat”ten kopan “yeni zamanın işadamı” dostum şunları söylemişti bana:

Dünya artık tek bir kırmızı kitapla (Said Nursî’nin Risale-i Nur’undan söz ediyordu) açıklanamıyor, anlaşılamıyor. Bizleri bu körlüğe sürükleyen cehaletten kurtulmamız için üretim ve eğitim gereklidir bize…

Sonrasında da şunları eklemişti:

Kıyamete inancımı yitirmedim ama bunun üzerinden konuşup duranlara yitirdim. Bizi çöl devesi üzerinde Bedevileştirmek istiyorlar… Oysa bilmiyorlar ki küresel sermaye dolaşımdaki en büyük güç…

Yüzümü Balzac’a dönmüş, Çakalların Başı Ferragus ’u okumaya koyulmuştum sarsılarak. Günümüz romancısının bugünün gerçeğini, toplumdaki o derin yarılmayı anlatmak için neyi beklediğini düşündüm doğrusu.

Yeni burjuvazi henüz bu romancısını oluşturamamış mıydı? Bir Balzac’ı, bir Dickens’ı, bir Tolstoy’u, bir Thomas Mann’ı var eden koşullar henüz bizde yok muydu?

Balzac bana, yakın tarihe, ortaçağa, kendi düş ve düşün fantezisinden yola çıkıp yarattığı bir olaya dönüp “roman yazdım” diyen romancının sokağı ve insanı/toplumu tanımadığını düşündürüyordu bir kez daha. Ki, kendisi üç kitaplık “On Üçlerin Romanı”nı niçin yazdığını şöyle gerekçelendiriyordu “önsöz”ünde:

Yazar anlatı yasalarını fazlasıyla iyi tanıdığından, bu kısa önsöz üzerine yüklediği zorunlulukları bilmez değildir; ama ‘ On Üçlerin Romanı’nı da, asla böyle bir projenin uyandırması gereken ilginin altına düşmeyeceğinden emin olacak kadar iyi tanımaktadır. Eline kan revan içinde dramlar, dehşet dolu komediler, gizlice uçurulan kafaların yerlerde yuvarlandığı romanlar teslim edilmiştir. Eğer son zamanlarda halka büyük bir vicdansızlıkla servis edilen dehşet hikâyelerine hâlâ doymamış birkaç okur kaldıysa, bunları öğrenme arzusu göstermeleri yeter, yazar onlara soğukkanlılıkla işlenen vahşetler, dudak uçuklatan aile trajedileri anlatabilirdi. Ama o, tutku fırtınalarını dupduru sahnelerin izlediği, kadının erdem ve güzellikten ışıl ışıl parladığı en yumuşak maceraları seçti. On Üçlerin geçmişinde onları onurlandıran öyle maceralar vardı ki, belki de günün birinde bu geçmiş, işledikleri suçlara rağmen çok merak uyandırıcı, kendilerine özgü ilginç ve ateşli insanlar olan Karayip korsanlarınınkiyle bir tutulma onuruna sahip olacaktır. (…) Tarihçiliğe soyunduklarında, anlatıcıların bir çeşit edebi hoppalık etmelerine izin varsa da, günümüzde gelip geçici başarıların yaslandığı tuhaf ve iddialı başlıkların sağlayacağı yarardan da vazgeçmelidirler.

Bu uzun alıntıyı, günümüz romancısının “konu” seçimindeki algısı, insan-toplum gerçekliğinin neden çok uzağına düştüğünü Balzac’a bakarak görmek/hatırlamak için yaptım.

İşadamı dostumun söylediklerinin bir bölümünü hatırlatan bir yazı okudum geçen gün “Görüş” dergisinde. TÜSİAD başkanı Ümit Boyner, “Kültürel Değil Rasyonel Kodlarla Hareket Etmek” başlıklı yazısının bir yerinde şöyle diyordu:

Kalkınmakta olan ülkelerde bugüne dek, örneğin iyi bir eğitim sahibi olmak sayesinde orta sınıf geliri ve statüsü elde edenler, piyasa ekonomilerinin yaygınlaşmasıyla geriliyor. Piyasada başarılı olan, zenginleşen ve bu anlamda dipten gelen bir dalganın taşıdığı yeni orta sınıflar, müteşebbisler, burjuvazi güç kazanarak ön plana yerleşiyor.

Dostum da şunu söylemişti: “ Burada, burjuvalaşmak haramdır zihniyetini savunan bir güruh var biliyor musunuz?

Romanın burjuva sanatı olduğunu söyleriz, dahası burjuvaziyle ortaya çıktığını.

Türkiye’de neden bu sorunları içeren romanın yazıl(a)madığını hem Balzac’a hem de işadamı dostumla Ümit Boyner’in söylediklerine bakarak söylemek pekâlâ mümkün.

Farkında değil kimse ama, giderek aptal, cahil, sofu bir orta sınıf oluşuyor; bu gruptan sıyrılanlar ise kendini “burjuva” ya dâhil etmek için didiniyor.

Oysa, o orta sınıf henüz bozulmamış /yozlaşmamışken çıkan “iyi romancı” ların varlığıdır halen edebiyatımızın yüz akı olanlar.

Bugünse yaşadığımız zamanların romanı hâlâ yazılamıyor. Çünkü “roman yazmanları” başka şeylerle meşgul.

Tüm Yazıları >>>

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ
Görüş Bildir