Edebiyat Dünyası Bunu Konuşuyor

Edebiyat Dünyası Bunu Konuşuyor

Edebiyat Dünyası Bunu Konuşuyor

Gezi Parkı direnişi için birçok marş bestelendi, slogan üretildi, kitaplar kaleme alındı.

Toplumda bir kırılma noktası oluşturan ve değişime neden olan direnişin edebiyata etkisinin nasıl olacağı ve edebiyatta hâkim olan iklimin değişip değişmeyeceği hakkında ise “İnsan Bu” sitesinde Osman Çutsay “Haziran Günleri’nden sonra ‘edebi iklim’ kırılır mı?” başlıklı bir yazı yazdı.

Kaan Arslanoğlu ise aynı sitede yayınlanan “Gezi'den sosyalist sanat çıkar mı? Kim sever sosyalist sanatı?” başlıklı yazısıyla sanatta devrimcileşmenin belirtilerinin ancak Çutsay’ın yazısının geniş kesimler tarafından tartışılmaya başlamasıyla ortaya çıkacağını söyledi.

İşte Osman Çutsay ve Kaan Arslanoğlu’nun tartışma yaratacak o yazıları:

HAZİRAN GÜNLERİ'NDEN SONRA “EDEBÎ İKLİM” KIRILIR MI?

İklimin kırıldığı konusunda görüş birliği var. Doğrudur, küflenmiş, buram buram sermaye kokan ve buna da haklı olarak “demokrasi” adı verilen bir rejime veya iklime, kitleler hiç beklenmedik bir anda temiz hava enjekte ettiler. Alışılmadık saflıkta bir hava esip geçti yüzlerimizden, sırtımızdan.

Peki edebiyat veya edebi iklim kırıldı mı?

Edebiyatta, havanın kırıldığını düşünen var mı?

Elbette bu işler hemen olmaz, toplumsal arenadaki kırılmalar anında diğer “zihinsel” sektörlere sıçramaz. Örneğin, sokak, anında edebiyata tercüme edilemez, gölgesi veya ışığı oraya hemen düşmez.

Şimdilik öyle oluyor diyelim. Bugün baktığımızda, alışılmış, ezberlenmiş edebiyat ve/veya sol edebiyatın, bu artık nasıl iliklere kadar işlemiş bir yenilgi psikozuysa, varlığını ve etkisini koruduğunu gözlüyoruz. Bu işlerin eşzamanlı veya hemen, art arda değişemeyeceğini biliyoruz.

Şu anda, 33 uyuşukluk yılını temsil eden iklimin sokaklarda alenen kırıldığı bir toplumda, eski edebiyatın varlığını ve ağırlığını aynen koruduğuna tanık oluyoruz. Bu kendi başına normaldir. Dedik ya, sokaktaki kırılma, hemen insanların bilincine yansımaz, hele hele entelektüel üretimdeki girdi ve çıktıları anında değiştiremez. Alışkanlıklar sürecektir. Zaten mesele başkadır: Malum, normal koşullarda, edebiyattaki büyük kırılmaların toplumsal yönelim değişikliğini haber vermesi beklenir. İşte bu, pek olmadı.

Belki de oldu; yani daha önceleri olmuştu: Son 33 gericilik yılını 70’lerin kültür karşıdevrimi bizzat haber vermiş değil miydi? O zaman anlamamıştı kimse, şimdi ürünlerini topluyoruz: Özellikle 1970’lerin sonu, sosyalizm adına Türk edebiyatında bir sıçramayı değil, büyük bir gerilemeyi, hatta çürümeyi taşıyordu. Kavgacı solun entelektüel sığlıktan çürümeye geçiş yapması, toplumsal düzlemdeki yenilgiyi tetikledi. Türk gericiliğinin veya İkinci Cumhuriyet'in ana tapınağı Birikim, başlangıçta, 1975 sonrası, tam bu aralıkta oluşmuş talepleri yanıtlayarak bir ranta oturdu ve bu ranttan da 30-35 yıl içinde cumhuriyeti bitiren bir iktidar başarısına geçiş yapabildi. Bu başarıda edebiyatın veya sanatın rolü çok büyüktür.

70'ler böyle, peki, ya sonrası? 12 Eylül sonrası, elbette önceki 10 yılı mumla aratacak bir çöküştü. Ama solun kırılmasını, DİSK’in ve devrimci örgütlerin CHP’lileştirilmesinden önce Türk edebiyatındaki gerilemeden okumak mümkündü: Hiç 1970’lerden bir büyük yapıt veya yapıtlar demeti, insanımızı derinden damgalayacak bir edebi üretim sayabilir misiniz? Türk şiirinin son büyük süvarisi İsmet Özel, daha 1970-1971 aralığında, çoktan ununu elemiş eleğini asmıştı. Elbette bir çıkıştır, ama küçük İskender’i bu çerçevede göremeyiz. İsmet Özel’in yanında çok cılızdır.

70’lerin sonuna doğru, bugünden bakınca, büyük edebi tıkanmayı ve çürümeyi, işçi ve devrimci gençlik hareketinin CHP’lileştirilmesinden önce edebiyatımızda görebilmeliydik. Göremedik. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe için gereken insan malzemesinin çoktan hazır olduğunu, 70’lerin edebiyatına bakınca görmek gerekirdi. Solun nasıl bir adale ve kemik erimesine duçar olduğuna, faşist darbenin işkencehanelerinden büyük şair ve yazar çıkardığını düşünen yayıncılar sayesinde tanık olduk. Belge Yayınları’nın o hâlâ tüylerimizi ürperten dizisi, büyük çürümenin bir simgesiydi: Genç devrimciler içeride mücadeleleri nedeniyle işkence görüyor, yazdıkları her şey de bir alternatif diye sunuluyordu. Oysa yazdıklarında çok geriydiler ve edebiyat adı altında büyük bir gericiliğin yayıcısıydılar: 70’lerdeki büyük edebi çürümenin çocuklarıydılar ve onu yayıyorlardı. Yayıncı Ragıp Zarakolu, ki bugün kardeş halkların birlikte kurabileceği bütünsel ve sosyalist bir Türkiye projesine karşı en militanca çarpışanlar arasında yer almaktadır, Türkçeye ve sosyalizme nasıl bir darbe indirdiğini hiç anlamadı. Asıl acısı, bugün Türkiye solunun, Türkiye’den bir veya birkaç Kosova çıkarmayı solculuk diye pazarlamaya çalışan bir yayın ve yayın zihniyetinin elinde esir olmasıdır. Neyse...

Kısaca, geçmişe bakıyoruz ve bu büyük yenilginin 70’lerdeki solun yaygınlığı içinde palazlandığını görebiliyoruz.

1970’lerdeki sola egemen kültürel gerilik, gerçekten de 1980’lerdeki sol çürüyüşün ve bugünkü AKP iktidarının habercisiydi. Onlar olmasaydı, Türk edebiyatındaki oligarşik diktanın, Elif Şafakların, Orhan Pamukların, Murathan Mungan-Yıldırım Türker bayağılığının egemenliği yerleşemezdi.

12 Eylül, sendikacı denilen korkunç bir tipin elinde bitirilmiş ve CHP’ye yamanmış DİSK’in, yaygın devrimciliğin, marjinalleşmiş sosyalist partilerin üzerine geldi. O nedenle zaten, tek tük “yanlışlıklar” dışında, faşist tahkimat süresince yazar-çizer takımına pek dokunulmadı. Dokunmaya da değmezdiler. İklimin kırıldığını, kırılacağını orada anlamalıydık. Olmadı. Sadece Yalçın Küçük ve Metin Çulhaoğlu ile bir grup arkadaşının bu korkunç olayın farkında olduğunu görüyoruz. Buna sonra bir ara döneriz.

Demek ki, önemli olan, bir sektördeki iklim kırılmalarının diğer sektörler üzerindeki etkisi değil, o zaten var; önemli olan, bu etkiler arasındaki zaman mesafesi (“Intervall”). Yani etkiden önce bu intervallerin analizi yapılmalıdır. Sonra etki ile interval analizleri karşılaştırılabilir.

Edebiyat örneğindeyiz madem, somutlaştıralım: 1960’lardaki entelektüel ve toplumsal yükselişin öncesini, cumhuriyet rejiminin kuruluşundaki jakoben edebiyat ve 1940’lardaki toplumcu yüklenme damgalıyor. Elbette Nâzım ve hatta 50’lerin ikinci yarısında bir ilerici deneyim ve dönem olarak İkinci Yeni. Buralardan 60'ları içerip aşan büyük sol yükselişin haberlerini alabiliyoruz sanat pratiklerindeki serpilmelere bakarak.

Kırılma önce sanatta başlıyor yani. Haberi ve habercileri, sanat pratiklerindeki hareketlenme içinden çekip alabiliyoruz.

Ama 1960’lardaki ve 1970’lerde solun yükselişine, toplumsal arenada kırılan iklime, edebiyatımız eşlik edemiyor. Tam tersi oluyor. Gördük. Gerici kırılma, solun yaygınlığına rağmen, belki de o nedenle, sanatta çok rahat, hatta sorunsuz işliyor.

O nedenle, Cumhuriyet Kitap'ın kayıt memurlarından M. Sadık Aslankara, geçenlerdeki bir yazısında, Fethi Naci'yi öveyim derken sadece kantarın topuzunu kaçırmakla kalmıyor, “Umalım, dileyelim ki Gezi Direnişi, siyasal iktidara dönük bir eleştiri olgusuyla sınırlı kalmaz, sanatsal, ekinsel etkinliklere, çalışmalara da uzanır bu, hatta bilimsel, ahlaksal vb. alanlara sızarak enikonu bir silkelenmenin önünü açar” diyerek farkında olmadan korkunç bir boşluğu, hatta bu sektörün gereksizliğini de vurgulamış oluyor.

Aklımıza nedense “merd-i Kıptî” fıkrası geliyor...

Ne acı...

Osman Çutsay

GEZİ'DEN SOSYALİST SANAT ÇIKAR MI? KİM SEVER SOSYALİST SANATI?

Hep utandırıldık sosyalist tavırdan

Yalın sosyalist devrimcilik hep ayıplandı bu ülkede solcularca. Daima çok daha önemli gündemler, sürekli çok daha keskin saflaşmalar sürüldü önümüze. Çoğu solcu yalın sosyalistleri çiğ, hayalci, salak veya hatta zararlı bulurken şunu söyledi: Biz de sosyalistiz! Ama... Bugün sosyalist olmak cumhuriyeti kurmak için mücadele demektir. Bugün sosyalist olmak aydınlanma için uğraş vermektir. Bugün sosyalist olmak dinciliğe karşı savaştır. Bugün sosyalist olmak özgürlükleri, demokrasiyi geliştirmektir. Bugün sosyalist... Kürt halk hareketini desteklemektir. Bugün insan haklarından yana olmaktır. Bugün sosyalist... Atatürkçülük. Bugün Ergenekon davasında... AKP'ye karşı...

Tüm bu yakıcı sorunların ancak sosyalizmle çözülebileceği fikrine yanaşmadı çoğu "sosyalist". Aksine tüm başka sorunları önceliğe almaktı onlarca "akıllı sosyalizm". Her şey halledildikten sonra gündeme gelecekti toplumcu düzen.

Söyle bakalım sen, ayakları yere basmayan hayalci. Seni zibidi. Seni maceracı ve hatta terörist.. anarşist. Seni bozguncu! Sosyalistim diyorsun da, Kürt meselesinde ne öne sürüyorsun? Şeyy, söylemiştim, bu sorunun tam anlamıyla çözümü ancak sosyalizmle mümkündür. Ama güncel durumla ilgili görüşümüzü defalarca net şekilde açıkladık. "Bırak bırak bunları, onu herkes söyler. Cesaretli olun, var olan saflaşmada kesin yerinizi belirleyin, bu hayat memat meselesidir. Sizinki sosyalistlik oynamak."

Bir konuda çözümün sosyalizmde olduğunu söylemeniz aşağılanmanıza yol açar. Ama sosyalizmi beklemeden neler önerdiğinizi en açık biçimde ifade etseniz de katiyen kâfi gelmez. O güncelde bir tarafın yanında yer almanız gerektir. Çatışan hakim sınıf taraflarından birinin yanında. "Çok önemli sorunlar" 90 yıldır bitmez. Hep ayıplısınızdır, hep ezik. Dahası en çok da solcular, "sosyalistler" yüklenir üstünüze.

Bu ülkede sosyalist edebiyat hiç olmadı

Tek tek sosyalist eserleri bulabildik Türkiye'de. Tek tek orada burada sosyalist sanatçılara rastladık. Ama gerçek bir güç, dayanışma içinde bir birliktelik, bir gelenek anlamında sosyalist sanat veya edebiyat... Hiç olmadı.

Sosyalist bir edebiyattan ne anlıyoruz? Sosyalist bir yapıttan neler bekliyoruz, bunun ölçüsü nedir? 1) Kapitalizmin (her biçimiyle) iğrençliğini gözler önüne sermesini ve karşı seçeneğinin sosyalizm olduğunu hiç değilse ima etmesini, 2) sınıflar mücadelesinin günlük yaşamdaki hallerini anlatıp buradan çıkış için bir felsefe önermesini, 3) düzene karşı mücadele eden insanları veya grupları anlatmasını, 4) mücadeleyi ve örgütlülüğü yüceltmesini... Bir yapıtta, saydıklarımızdan hiç değilse birinin belirgin biçimde öne çıkmasını.

Şimdi düşünün, 90 yılda bu ölçülere uygun kaç eser yayımlandı ülkede? Bunları istikrarlı üreten kaç edebiyatçı çıktı? Kalburüstü yazar ve şairlerimiz arasında 90 yılda 30 isim bulabilir miyiz "sosyalist" sanatçı diyebileceğimiz rahatlıkla. Zor!

Peki buna yol açan "iklim" nasıl bir iklim? İlk bölümde anlattığımız iklim. Mücadeleyi anlatmak çiğlik, sosyalizmi öne çıkarmak önce suçtu, şimdi ayıp. Solcu edebiyatçıdan çok ne var, sorsanız çoğu sosyalist olduğunu da övünerek ekleyecektir. Ama nasıl sosyalist? Liberalizmden hümanizme, Kürt milliyetçiliğinden Atatürkçülüğe, CHP'cilikten yetmez ama evetçiliğe sallanan yelpazede tam bir kafa karışıklığı, düzen yanlılığı... Büyük çoğunluğu için sosyalizm demek önce başka bir şeyleri halletmek, önce başka geniş çevrelerin teveccühünü kazanmak demek. Solun başarısı için akılcı olmak demek. Yani bu düzen içinde başarı ihtimalini artırmak demek. Birçok sol sanatçı aynı anda birkaç sosyalizm dışı çevreye birden hitap edecek eserler verme derdinde.

Osman Çutsay'ın açmak istediği tartışma açılmayacaktır

Haziran Günleri'nden sonra edebi iklim değişir mi, diyerek bir tartışma başlatmak istedi Sevgili Osman Çutsay. Bu tartışma açılmayacaktır. Çünkü en başta sosyalistler böyle bir şeye ihtiyaç duymamaktadır.

Edebiyatta sosyalistlerin tavrı da iki uç arasında salınıp durmakta. Genellikle edebiyatın gücünü inkar, az okumanın, az sorgulayıp araştırmanın getirdiği yüzeysel bir bakış. Bazen de o açığı kapamak için solcu bilinen neredeyse tüm ünlü, popüler sanatçıları kapsayacak ölçüde bir hoşgörü, liberalizm.

Solcu, dahası sosyalist olarak bilinen, ama ölçüte vurduğunuzda sosyalistliği su götürür hiçbir ünlü, popüler edebiyatçıyı eleştiremezsiniz bu bakımdan. Hiçbir puta dokunamazsınız. Hangisine yöneltseniz eleştirel aklı, en önce kendi dostlarınızdan küfür yemeye başlarsınız. Çünkü en yakın sosyalistler arasından çıkar onların fanatikleri, birkaç adım bile ilerleyemezsiniz. Siyasetle uğraşan devrimciyse, "b.ktan bir edebiyat kavgası için" kendi dostları arasında hır çıkmasını göze alamaz.

Bunun ideolojik sonucu ise açıktır. Madem sosyalist devrimciler bile sosyalist devrimci sanat duruşunun arkasında yer almıyor, enayi midir sol sanatçı, niye sosyalist edebiyat yapsın! Yapmaz nitekim. Genel bir sol sevicilikle işi idare eder. Ve her kesimden sol piyasanın bolca alkışını kapar. Sosyalist yayın organları sosyalist olmayan sanat eserlerinin övgüsüyle doludur çoğun. Başka şey yok ki denir. Niye olsundur ki!

Çutsay çok yerinde bir konuyu gündeme getirme gayreti göstermiş de, örnekleri tezini güçlendirir yönde seçilseydi keşke. Zarakolu'nun siyasi hattının bizce onaylanacak yönü yok, fakat 80'li yıllarda devrimci edebiyatı güçlendirmek için iyi niyetle yaptıkları nasıl eleştirilebilir, bilemeyiz. Ortaya çıkan örnekler Çutsay'ın dediği gibi genellikle berbat örneklerdi, fakat düzeyimiz buydu. Keza, Fethi Naci ve Sadık Aslankara mücadele eden insanın, sosyalist insanın anlatılmasını kınayan değil, destekleyen eleştirmenlerdir. Özellikle Naci. Asıl mücadele eden insanı, devrimci insanı anlatmayı edebiyat dışı sayan, kabalık sayan zihniyeti kimler geliştirmişti? Bunun izini sürersek 40'lı-50'li yıllara kadar varırız, 70'li, 80'li yıllarda madenini keşfederiz. Kimdi bu otoriteler, şairler, romancılar? Devrimcilere küfretmeyi hep birlikte ayıplayalım, ama kimlerdi acaba devrimcileri içerden anlatmayı sakillik saydıranlar; onları dışarıdan anlatmayı, onları dışarıdan güzellemeyi moda haline getirtenler?

Gezi'den sosyalist edebiyat çıkmaz, iklim biraz kırılır da, bize çok yaramaz

Gezi Direnişi'ne neredeyse hepimiz şapka çıkardık. Onurlandık, sevindik. Fakat bu bir sosyalist direniş miydi? Hayır. Bir tepki kalkışmasıydı, öfke patlamasıydı. İçinde yer alanların büyük çoğunluğu sosyalizm için çıkmadı sokağa.

Gerçek sosyalist damar da hiç mi yoktu, vardı elbette. Ama zayıf. O halde neden sanatta devrimci bir kırılma bekleyelim?

Gezi direnişiyle ilgili hangi sanatçıların tavrı öne çıktı? Bu sanatçıların tutumu iyiydi, hoştu da, hangi biri sosyalistti? Hangisi sosyalist sanat yapmakta? Sosyalist sanata dönük toplumsal bir talep artışı mı göze çarpmakta? Hayır. Gezi sonrası elbette sosyalist eserlerde bir artış beklenebilir, ama bir akım halinde sosyalist edebiyat?

İlk başta belirttik. Sosyalizmi önce kafalarda erteliyoruz, öteliyoruz. Gerçek "ötekileştirme" hep bu olmuştur Türkiye'de. Peki bu taktik anlamda bir başarı getirmiş midir? Sosyalistliğimizi başka şeylerin arkasına saklamak sola siyasi zafer getirmiş midir hiç? Hayır. 90 yılda böyle bir kazanım görmedik. Yetmez mi artık!

Gerçek kırılmayı ne zaman yaşarız, sanatta devrimcileşmenin belirtileri ne zaman ortaya çıkar biliyor musunuz? Çutsay'ın o yazısının veya bu yazının, geniş kesimler, hiç değilse on binlerce tartışılmaya başladığı zaman.

Kaan Arslanoğlu

Odatv.com

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Adalet ve Kalkınma PartisiCumhuriyet Halk PartisiDarbeErgenekonGezi ParkıKitapYalçın Küçük
Görüş Bildir