Direniş Kitapları: Don Kişot İçin Okuma Rehberi

 > -

Don Kişot İçin Okuma Rehberi

Mayıs ayı sonunda, Taksim'deki Gezi Parkı'nda ağaçların kesilmesiyle başlayan Gezi Parkı direnişiyle İstanbulluların bir kütüphanesi daha oldu: Gezi Kütüphanesi. Halkın yardımlarıyla oluşturulan kütüphaneye ilgi de büyüktü. Aslında parkın genelinde kitaplara olan ilgi de görmezden gelinecek gibi değildi; eylem yapan gençlerin elinden kitap da eksik olmuyordu. Hiç kuşkusuz bu direniş de zamanı geldiğinde edebiyattaki yerini alacak. Daha öncekiler gibi. Milliyet Kitap olarak 'daha öncekiler'le ilgili hafızamızı tazelemek, direniş kitaplarına yazarlarıyla birlikte göz atmak istedik.

Gezi Parkı direnişçileri, eylemlerin ilk günlerinde polis barikatlarının önünde hem kitap okuyor hem direnişlerini sürdürüyordu.

Almanya'da Nazizmin yükselişe geçtiği yıllarda, bir ağaçtan söz etmenin bile suç sayıldığından şikayet ediyordu Bertolt Brecht. Tuhaf değil mi? Aradan neredeyse 70 yıl geçtikten sonra, ağaçlardan söz etmek yine suç. Haksızlık etmeyelim. Yönetenlerin bugün suç hanesine yazdıkları ağaçtan, çevreden, ortak değerlerin korunmasından yana olmak değil. Suç olan özgürlük ve değişim talebinde bulunmak. Katı ve donmuş kanaatlere, ‘tanzim edilmiş' bir toplum imgesine tutkunluk olarak özetlenebilecek otoriteryen kişiliği rahatsız ediyor değişim düşüncesi. Statüko bu dondurulmuş kanaatleri ve toplumun hiyerarşik düzenini sarsabilecek ya da bilinçdışı içsel öğeleri harekete geçirebilecek etkilere karşı direnç gösteriyor.

Sokaklarda dolaşmak, şarkılar söylemek, sloganlarını haykırmak, bir arada olmak, kapitalizmin vaatlerine sırtını dönmek... İşte bunlar suçlu yapıyor Taksim Gezi Parkı'nda toplanan -ya da onlara destek veren- insanları. Hayatın tek bir karesini renklendiren bir özgürlük ânı başka alanlardaki özgürlükçü düşünceleri tetikleme, sınıflar ve cinsler arasındaki ayrımcılığa dayanan toplum tasarımlarının meşruiyetini sorgulama tehdine dönüşüyor. İktidar kendisinden yana olmayanları 'ikna' etmek için sokakları biber gazıyla doldururken, eylem baskının kapalı evrenini kırıp parçalıyor. İsyan ve direniş gençleri özgürleştiriyor.

İtiraf etmeliyim ki eylemlere katılan gençlik '80 öncesinin hatıralarıyla yaşayan benim kuşağıma çok yabancı. Giysileri, sloganları, pankartları, ilgi alanlarıyla başka bir dünyanın çocukları onlar. Bir savaş ve şiddet atmosferinde dünyaya gelmişliklerinin kötü kaderini kırıyor, eyleyerek kendi tarihlerini kendileri yapıyorlar. Elbette 'kendi keyiflerine göre kendileri tarafından seçilmiş koşullarda değil'... '80'den bu yana oluşan siyasi, kültürel, toplumsal ve ekonomik dinamiklerin belirlediği, eski kuşaklarla, gelenekle ilişkisi karmaşık bir isyan bu. Yaşları, halleri, tavırlarıyla daha çok '68 Baharı'nın isyancılarını hatırlatıyorlar.

Ama kökleri nereye uzarsa uzasın her çağın isyanında geçmişin anısı 'eskilerin taklidine değil de yeni savaşların yüceltilmesine; gerçeklere dönerek çözüm yolu aramaya değil de yapılacak işi hayallerde büyütmeye, isyan korkusunu hatırlatmaya değil de onun ruhunu yeniden bulmaya' yarar. Marx'ın sözünü ettiği ruh hiç şüphe yok ki mücadele eden, eyleyen insana özgü bir ruhtur; bu aynı zamanda yaratıcılığın, sanat ve edebiyatın ruhudur.

Edebiyatın ruhu isyan ve direniş

Edebiyatın direniş ve isyanla ilgili hafızasını tazelemek için kaleme alınan bir yazıda önceliğin kitlelerin isyanını dile getirenlere verileceği düşünülebilir. Oysa burjuva bireyin destanı olan roman sanatı toplumsaldan ziyade bireysel isyan ve direnişlerin destanıdır. Toplum karşısında yalnızlaşan, dış dünyanın katı gerçekleriyle çevrilmiş, arzularıyla yaptıkları arasındaki uçurumun farkındalığıyla düş kırıklığına uğramış, sonuçta yaşama sarılmasını önce direnişe sonra isyana çevirmiş bireyin destanı... Aslında bu çatışma hali edebiyat ve sanatın bütün büyük yapıtlarının temel dinamiğidir. Adorno’ya göre sanat, baskının ve iktidarın bütüncü karakterine, bütüncü bir yabancılaşmayla cevap verir.

Sanat ve edebiyatın yabancılaşma yoluyla gerçekleştirdiği direniş sadece yapıtta somutlanmaz. Sanat ve edebiyat yapıtlarının alımlanma biçimi, basitçe söylersek kitap okuma eyleminin kendisi aynı yabancılaşmanın ve direnişin parçasıdır. Her baskı döneminde bireylerin yalnızlaşmayı aşması kitaplar, filmler ve dergilerle olmuştur. Bugün direniş alanlarındaki vakitlerini kitap okuyarak geçiren gençler bu tezi bir kez daha doğrulamıyor mu?

Direniş temasının izini ilk mağara resimlerinde, büyüde, masalda, destanlarda, mitolojide, eski Yunan tragedyalarında sürmek mümkün. O kadar gerilere uzanmaya yerimiz yetmez. Biz roman sanatının ilk örneği sayılan Don Kişot'la, bu saf ve temiz ruhlu, hatta biraz 'deli' kahramanla başlayalım. Edebiyatın ilk bilge delisidir Don Kişot. Delilik dünyaya karşı tavrıdır. "Deliliğe Övgü"nün yazarı Erasmus'un Engizisiyon tarafından yasaklanmış öğretisi ile yetişen Cervantes, yasaklara, dogmalara karşı direniş ve başkaldırısını yel değirmenleriyle savaşan bir delide cisimlendirirken romanın ve modern insanın rotasını çizmiştir. Düşlerinin peşinde koşan, imkansızı dileyen, onun için mücadele eden bütün 'deliler'in -ve elbette Gezi direnişçilerinin- ortak adıdır Don Kişot.

Herbert Marcuse, "Karşı Devrim ve İsyan" adlı incelemesinde romanın serüvenini şöyle özetleyecektir; "Modern kurmaca(nın) ruhu gerçekte, bir kez daha ciddiye alınan, gerçek bir içerik kazanan şövalyelik ruhudur. Dışsal varoluşun rastlantısal karakteri, sivil toplumun yerleşmiş, güvenli düzeni ve devlet ile yer değiştirdi; böylece artık polis, yasa mahkemeleri, ordu ve hükümet, şövalyenin kendisinde gördüğü hayali nesnelerin yerini aldı. Bu yüzden, modern romanlarımızda yer alan kahramanların şövalyelik karakteri değişmiştir. Bu kahramanlar öznel hedefleri olan aşk, onur, hırs ya da dünya reformu fikirleriyle, her tarafta önümüze engeller çıkaran bu yerleşik düzenle ve hayatın bilinen anlatısıyla karşılaşan bireyler olarak dururlar önümuzde. Sonuç, öznel arzuların ve isteklerin anlaşılmaz yüksekliklere çıkmasıdır. Herkes kendini büyülü dünya ile karşı karşıya bulur. Ona uygun olmayan, kendisine direnen ve inatçı istikrarı onun tutkularına yol vermeyen ama bir engel olarak araya girdiği için savaşması gerektiği bir dünyadır bu."

Rabelias'ın "Gargantua"daki gülmece öğesi, Boccacico'nun "Decameron"undaki erotizmi, Swift'in "Gulliver"deki hicvi, Mary Shelley'in "Frankeinstein"daki ürkütücü fantezi, Melville'in "Moby Dick"indeki doğa mücadelesi, Dostoyevski'nin "Yeraltındaki Adam"ındaki öfke, Stendhall’in “Kırmızı ve Siyah”ındaki adalet arayışı, Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar"daki kuşaklar çatışması; hepsi de bireyin kendisini sınırlayan dünyaya karşı verdiği savaşın ve direnişin edebi ifadesidir. Fuantes'e göre "Tutkunun kaynağı ne olursa olsun, bütün büyük romanlarda başarısızlığa mahkum olsa bile mücadele etmekten vazgeçmeyen, bizi de mücadeleye davet eden kahramanların hikayeleri anlatılır. Don Kişot başarısızlığa uğradığını bilir, Goriot Baba da, Anna Karenina da, Prens Mişkin de". Kafka'nın, Camus'nün, Sartre'ın, Beckett'in, Türk romanında Oğuz Atay'ın kahramanları da başarısızlıklarının, tutunamamışlıklarının farkındadır. Kafka'nın romanlarını -"Değişim'i, "Şato"yu, "Dava"yı- getirin aklınıza. Buna rağmen vazgeçmezler. İşte o vazgeçme halidir ki onları başkalarının, benzer başarısızlıklarla hayata küsmüş insanların sözcüsü kılar. İnadına yaşamak artık bir direniş noktasıdır.

"Zaferi umut etmiyorum"

Yazmak da direniş gereğidir. Nitekim "Zaferi umut etmiyorum," diyecektir Kafka; "Yapabildiğim tek şey, olduğu ölçünün dışında, kendi başına mutluluk değildir. Belki de sonunda mücadeleye değil mücadelenin keyfine teslim olurum." Stefen Zweig ölümü savaşa karşı direnişe çevirecektir bıraktığı intihar mektubunda; "Ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır,” diyecektir. Faulkner 'insanlık galip gelecektir' inancıyla haykıracaktır tercihini; "Acıyla hiçbir şey arasında acıyı seçiyorum." Camus mitolojiden ödünç aldığı "Sisifos Söyleni" ile dünyanın yükünü kendi yüküne dönüştürecek, Sartre dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak için yazdığını söyleyecektir.

Özgürlük talebi, hak arayışı ve adalet duygusu yaratıyor bireyin öfkesini, isyanını ve direnişini. 19. YY. romanını doruklara taşıyan, Victor Hugo'nun "Sefiller"ine, Flaubert'in "Madam Bovary"sine, Zola'nın "Germinal"ine enerjisini veren işte bu üç kavramdır. 20. YY. açıldığında roman sanatı onların yolunu izlemiş, Avrupa'nın toplumsal çalkantısını, direniş ve isyanlarını eksiksiz biçimde kaydetmiştir. Gözlemci olarak değil, yazar da direnişin öznesidir. Hayal güçlerini güçlüden değil özgürlükten, adaletten, direnen insandan yana kullandıklarında egemenlerin o mağrur imgesi kırılıverir, 'imparator çıplak görünür ve terzileri imparatora yeni giysiler dikerken buna dikkat çeken iktidarsız yazar sürgüne, toplama kampına ya da ateşte yakılmaya mahkum olur'...

Evet yazarlar toplumsal direnişin içindedir. Kimler mi geliyor aklıma? Mesela John Reed'in "Dünyayı Sarsan On Gün"ü, Maksim Gorki'nin "Ana"sı, Solohov'un "Durgun Akardı Don"u, Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u, Malraux'nun "Umut"u, Fuçik'in "Darağacından Notlar"ı, Barbusse'ün "Ateş"i, Ehrenburg'un "Dipten Gelen Dalga"sı, Ostrovski'nin "Ve Çeliğe Su Verildi"si, Sartre'ın "Özgürlüğün Yolu" üçlemesi, Vasili Grossman’ın “Yaşam ve Yazgı”sı... Nazizme ve faşizme karşı direnişi anlatan adını anamadığım yüzlerce yazardan, insana ve hayata duyulan inancı tazeleyen binlerce hikaye ve roman, romanlar kadar etkili şiirler, filmler, fotoğraflar ve afişler...

Edebiyatın ototriteye başkaldırısı sadece Nazizim ve faşizmle sınırlı kalmıyor. Bürokratik bir iktidar mekanizmasına dönüşen reel sosyalizmin karşısında pek çok yazar yine edebiyata sarılarak direnmiş, Stalin iktidarını gülmece yoluyla eleştiren pek çok yazar kitaplarıyla birlikte susturulmuştu.

Direniş ve isyan canlı bir organizma gibi yayılır. Nitekim Batı sömürgesi üçüncü dünya ülkelerinde, Güney Amerika'da ve özellikle Afrika'da roman sanatı gerek biçim gerek içerik anlamında bütünüyle direnişin edebiyatı olacak, azınlık guruplar, feministler, eşcinseller, çevreciler, savaş karşıtları, kısacası farklılıklarıyla barışık, farklılıklarıyla yaşamak isteyen her kesim kendisini sanat ve edebiyat yoluyla duyurmak isteyecektir. Sanat ve edebiyat bir kez daha direniş ve isyanın merkezidir.

Dikkat çekmek istediğim önemli bir nokta var: '68'lerden sonra isyan ve direniş 'büyük' edebiyatın tekelinden kurtuldu. Bugün muhalif duruşun en iyi temsilleri, yeraltı edebiyatında, siyasi polisiyelerde ve fantastik metinlerde çıkıyor karşımıza. Özellikle fantastik edebiyat önemli. Bugünün eylemcilerinin belki de çoğunluğunun edebiyat kültürü kabaca iyi-kötü çatışması etrafında kurgulanmış fantastik anlatılarla, çizigi romanlarla, "Yüzüklerin Efendisi"yle, "Yerdeniz Üçlemesi"yle, kısacası yetişkinlerin hiç hoşlanmadıkları bu edebi türün anlatılarıyla şekillendi.

"Ferman padişahın dağlar bizimdir"

Yaşadığımız coğrafyada edebiyat ve direniş sözcüklerini yanyana getiren herkesin aklına gelen ilk isim Nâzım Hikmet'tir. Nâzım'ın siyasi ve edebi başkaldırısı, radikal isyanını bireysel duruşuyla pekiştirmesi Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının tamamını etkiledi. Nitekim Türk romanında direniş teması Nâzım Hikmet'in açtığı yoldan ilerleyen dar bir solcu yazar çevresinin 1930’lardan sonra kaleme aldıkları -Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca”(1931), Kemal Ahmet’in “Sokakta Harp Var”(1932), Sabiha Sertel’in “Çitra Roy ile Babası”(1937), Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”(1937), Ahmed Sevengil’in “Köyün Yolu”(1938) ve Reşat Enis Aygen’in “Afrodit Buhranından Bir Kadın”(1939)- romanlarla başladı. Genç bir kuşak çıkmıştı ortaya; yeni kurulan hayatın karşısına dikilen eski kurumların, eski ilişkilerin çürümüşlüğünü doğalcı bir üslupla sergilemeye çalıştılar. Dönemin yakıcı sorunu köy ve köylülüktü.

Edebiyatımızın bu ilk toplumcu kuşağının romanlarında toplumun yoksul ve ezik insanlarının hikayeleri işlenirken, kırsal hayat ağa-köylü, zalim-mazlum çatışması, sonuçta mazlumun direnişi ve isyanı biçiminde ele alındı. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarlar köyü ve köylünün zalime, zulme, yoksulluğa ve doğaya karşı direnişini romanın merkezine taşıdılar. Şunu da eklemeliyim; bireyin drenişini anlatan yazarlar büyük baskılara maruz kalan, hapise düşen, sürgüne gönderilen hatta direnişin bedelini canlarıyla ödeyen bu kuşak saygıyı fazlasıyla hak ediyor.

Daha pek çok isim sayılabilir ama direniş teması bir romanı öne çıkarıyor; "İnce Memed"i. Aslında Türk anlatı geleneğinde meşru bir isyanı başlatarak “Katil defterine adını yazan”, eşkıyalığı seçip dağlara sığınan kahraman sayısı az değil. Halk edebiyatından Köroğlu’nu, Dadaloğlu'nu, Pir Sultan Abdal'ı anmakla yetinelim, ama modern anlatılarda, hikaye ve romanda da çoktur eşkıya örneklerimiz ki Ömer Seyfettin’in “Yalnız Efe”sine(1910) kadar uzanır. Sonra tarihi romanlar ve milli mücadele anlatılarıyla çeteler katılır 'soylu' eşkiyalar alemine. Ancak “İnce Memed”i o gelenek içinde bir yere oturtamayız. Memed’e bir soy kütüğü çıkartmak gerekirse, en yakın akrabası "Kuyucaklı Yusuf"tur... Sabahattin Ali’nin toplumsal adaletsizliğe bir Ege kasabasında başlattığı isyanı, Yaşar Kemal Çukurova’ya taşımış, edebiyatta bir geleneğe dönüşen isyan, roman kahramanlarının elinden '68’lerde öğrenci gençliğe devredilmiştir.

12 Mart darbesi, o zamana dek görülmedik baskı ve şiddeti içeren bu siyasi tarih, darbeyi göğüsleyen öğrenci gençlikle birlikte romanların, öykülerin, şiirin ve müziğin merkezine yerleşiverdi. Öyle ki '70'li yıllarda sanat ve edebiyatın yegane ilgi alanı direniş olmuştu. Erdal Öz’ün “Yaralısın”(1974), Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına”(1975), Sevgi Soysal’ın "Şafak”(1975), Yılmaz Güney’in “Salpa”(1975), Füruzan'ın "'47liler" romanları roman kahramanı, yazar ve okurun direniş parantezi altında buluşması olarak tam bir katarsis duygusu yaratıyordu. Öznesi devrimci gençlik değilse bile, birey toplum çatışmasını ele alma biçimleri ve arayışlarıyla Leylâ Erbil ve Oğuz Atay isimlerini de anmak isterim.

Bu dönemin edebiyatı yoğun hatta kanonik bir biçimde haksızlık temasını, kökenleri geleneksel anlatılara uzanan evrensel bir iyi-kötü çatışmasını acının dilini kullanarak işlemişti. 12 Eylül'den sonra bambaşka bir seyir izledi edebiyat dünyası. Bunun nedenlerinden belki de en önemlisi darbenin muhaliflik duygusunu zihinlerden söküp atması, solun değer ve kavramlarının dışlanmasıdır. Böylelikle insanın en hayati duygularından, direniş ve isyandan söz etmek, merhamet yerine öfke, en hafifinden küçümseme yarattı insanlarda; edebi açıdan eksiklikleri de eklenince alay ve yergi konusu olabildiler. Romanlar yazıldı ancak yeni 'dünya düzeni'nde karşılık bulamadı. Direniş artık edebiyatın değil, protest müziğin konusuydu. Buna karşılık farklı kesimlerin, özellikle Kürtler'in siyasi direnişlerinin edebiyata yansıtma çabalarına tanık olduk. Çabalarına diyorum, çünkü Mehmet Uzun'un dil ve içerik anlamındaki direnişi büyük bir etki yaratmakla birlikte henüz yeni isimler taşımadı edebiyat dünyasına.

Bugünden baktığımızda '80 sonrası edebiyatın büyük bir eksikliğini görebiliyoruz. Eyleyen gençlerle edebiyat arasındaki ilişki öylesine uzak ki, böyle bir patlamanın ipuçlarını verecek bir roman gelmiyor aklıma. Sadece edebiyat değil hiç kimse görmedi onları. Sanki başka dünyanın çocuklarıydılar; ciddiye alınmadılar, apolitik bulundular, hatta hor görüldüler. Siyasete yön verenler ya da, ana akım medya gibi sanat ve edebiyat da sahip çıkmadı onlara; ne romanlara kahraman ne filmlere esas oğlan/kız oldular. Şimdi öylesine görünür ve duyulur bir haldeler ki başrol hakkını direne direne kazanıyorlar.

Bu yazı hazırlanırken Gezi Parkı direnişi henüz sonlanmamıştı. Şu sıralar herkes direnişin nasıl sonuçlanacağını, getirisini götürüsünü tartışıyor medyada. Oysa tartışılır bir şey yok, direniş kendi başına bir kazanım. Bakmayın başka bir dünyanın mümkün olmadığını, başka türlü düşünmenin saçmalık olduğunu, tarihin sonunun geldiğini söyleyenlere... İsyankarların sesine kulak verin: “Bir yolun sonunda saçmalık ve imkansızlık olması önemli değildir; doğru çizgide oldukları varsayılırsa, bütün yollar sonunda saçmalığa ve imkansızlığa çıkar. Yolun ucunda ne olduğuna aklınızı takmayın. Yolların ucu yoktur, erişilecek bir uç yoktur.” Korkmayın, yürüyün! Son sözümüzü söylemediğimiz sürece tarihin sonu nasıl gelebilir?

Direnişin meşru biçimi

Gezi Parkı direnişçileri yeni, genç bir kuşaktır ve kuşağın dilini, duygusunu, isyanını en iyi yakalayan tür hiç şüphe yok ki Yeraltı Edebiyatı'dır. Umutsuzluğun, geleceğe duyulan güvensizliğin, Batı’nın düşünce ve değerler sistemine, akla ve ilerlemeye duyulan inanç yitiminin, kurumlara ve statükoya reddiyenin ifadesi olan bu melez türün üyeleri Louis-Ferdinand Celine, Lucas Malet, Jean Genet, Boris Vian gibi Fransız yazarlar, uslupları farklı da olsa Jack Kerouac, Neil Gaiman, William S. Burroughs, Allen Ginsberg, Jerome David Salinger gibi Beat kuşağı üyeleri ya da Christopher Isherwood, Hubert Selby, Charles Bukowski gibi Amerikan rüyasından sıçrayarak uyananlar toplumu ve edebiyatı protesto eden bir tavır almıştır. İnsanlıktan, ahlaktan, ilerleme ideallerinden dem vurmadan, reddiyelerini bizzat alt sınıfların bakış açısıyla, onların dilini kullanarak yükselttiler isyanlarını. Kişisel öfkelerini yansıtan ses bütün kurumlarıyla sistemden ve toplumun kendisinden almak istedikleri intikamın çığlığıydı ve Marquis de Sade gibi, Oscar Wilde gibi lanetlenmiş öncüleri vardı. Genet, “Yaşamış olduğum serüveni onlarla yeniden kurmaya çalıştım; bu serüvenin simgesi piçlik, ihanet, toplumun reddi ve yazıydı,” demişti roman anlayışını özetlerken. Boris Vian “Mezarlarınıza Tüküreceğim” romanındaki 'kara' adamıyla tecavüz etmişti beyazların dünyasına... Sinemada 'Yeni Gerçekçilik', 'Yeni Dalga' ve 'Yeni Sinema', sanatta 'avangart' ve 'neo-avangart' gibi akımlarla ilişkilendirebileceğimiz 'underground' edebiyat, edebiyatın başındaki hareyi parçalayıp kutsallığını yok eden bu gayrimeşru biçim, aslında içinde yaşadığımız bu düzene direnişin belki de biricik meşru biçimiydi.

Yeni anlatım biçimi arayışı

1970’lerin sonlarında, özellikle '80’li yıllar boyunca tanıştık Güney Amerika romanlarıyla. Kırsal hayatını, geleneklerini, halkın gerçeklik algısını zaman zaman gerçeküstü motiflerle, masalsı hikayelerle, kısacası 'Büyülü Gerçekçilik'le işleyen -Gabriel Garcia Marquez, Jose Mauro de Vasconcelos, Jorge Amado, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa gibi isimlerin yer aldığı- yazarlar kuşağı, bütün kıta halkının trajedisini görkemli bir direniş kültürüyle taşımışlardı anlatılarına. Saygınlıklarını korumakla birlikte, anlaşılan o ki yeni kuşak artık onları izlemiyor. Güney Amerika romanı Güney Amerika’daki hayatla birlikte değişim içinde. Kapitalizmin yarattığı bunalımlar, darbeler, kitle eylemleri, teknolojik değişimler ve özellikle internetin hayata girmesi, gerçeğin büyüsünü ortadan kaldırdı. Kirli bir gerçeklik çıktı ortaya. 1990’lardan sonra yazmaya başlayan yeni kuşak yazarlar bu döneme doğdular, bu sorunlar ve değişim içinde büyüdüler ve değişen dünyada kendi yollarını aramaya başladılar. Değişimin edebiyat ve sinemada karşılık bulması kaçınılmazdı. Ancak asıl mesele bu karşılığın niteliğiydi. Teknolojiye duyulan hayranlıkla boyun eğmek mi yoksa başkaldırmak mı olacaktı tavırları. Anlaşılan o ki Güney Amerikalı genç kuşak yazarlar -ki bunların arasına giderek yükselen siyasi polisiye yazarları da dahildir- sözünü ettiğimiz değişimi edebiyata -ama bu kez kirli gerçeklikle- aktarırken hem Latin Amerika’nın geleneksel direniş sanatını diri tutuyor hem de yeni anlatım biçimleri arıyorlar.

Değişim yeteneği

Elias Canetti "Sözcüklerin Bilinci"nde değişimlerin savunucusu olarak yazarları gösteriyor: "Edim ve uzmanlaşma üzerine kurulmuş bir dünyada, salt dorukları gören, insanların da sağlarına sollarına bakmaksızın, yalnızca düz bir çizgiyi izleyerek doruklara varmaya çabaladıkları bir dünyada, tüm güçleri dorukların buz gibi yalnızlıklarına yönelten, buna karşılık yükselmek için kullanılamayacak zenginlikleri, asıl önemli olanı küçümseyip silmeye çalışan bir dünyada, üretim denen ve her şeye egemen tek amaca karşı çıktığından ötürü, değişimi giderek daha çok yasaklayan, kendi yıkımına yol açacak araçları hiç düşünmeksizin çoğaltan, aynı zamanda da insanoğlunun eskiden edinmiş olduğu niteliklerden arta kalanları, kendine karşı çıkabileceği korkusuyla boğmaya çabalayan bir dünya, tüm dünyaların en körleşmişi diye nitelendirilebilecek dünyamızda, değişim yeteneğini her şeye karşın kullanmayı sürdüren birilerinin bulunması neredeyse dirimsel önem taşımaktadır."

A. Ömer Türkeş / Milliyet Sanat

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaAmerika Birleşik DevletleriGezi ParkıİntiharKatilKitapPolisSavaşSinemaTecavüzYaşar KemalYunanistanaşk
Görüş Bildir