Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Derin Devlet Uyanmak İçin Çözüm Sürecini Bekliyor

 > -

Derin Devlet Uyanmak İçin Çözüm Sürecini Bekliyor

Türkiye Komünist Partisi eski Genel Sekreteri Nabi Yağcı ile İstanbul’dan kaçarak taşındığı İzmir’de konuştuk. “İstanbul’u hiç özlemiyorum.” diyen eski tüfek, ulusalcıların İzmir’in özgürlükçü ruhuna zarar verdiğini düşünüyor. Geçmişi ile yaptığı hesaplaşmalardan dolayı yoldaşları ile ters düşen Yağcı, 27 Mayıs’tan sonra kara propagandalara kanmamak için refleksler geliştirdiğini söylüyor. “Ergenekon kazansaydı 12 Eylül’den kanlı olurdu.” diyen Yağcı, iktidar desteğini kaybeden derin devletin çözüm sürecinin akamete uğraması ile tekrar ortaya çıkmasından endişeli.

Tokat Niksar'da, dedenizden kalma koca bir konakta büyüyorsunuz. Babanız sizi kolunuzdan tutup camiye götürüyor zaman zaman. O günlerden geriye kalan neler var anılarınızda?

Dememden kalan konak ben küçükken virane bir haldeydi. Babam namaz kılıyordu ve camiye gidiyordu ama beni özgür düşünmeye iten de bir yanı vardı. Annemi çok küçük yaşlarda kaybetmiş.

Neyden ölmüştü anneniz?

Veremdi. Babayla büyümek benim için avantajlı olmuştu çünkü üzerimde baskı kurmazdı.

Kim bakıyordu size? Yemekleri, bulaşıkları, ev işlerini…

Büyük öncüde babam yapıyordu. Benim de müthiş bir özgüvenim vardı. Birilerine muhtaç olma duygusu hiç hissetmedim neredeyse. İlkokulda bile sinemaya giderdim.

Annesiz büyümek bir çocuğun ruhunu nasıl etkiler?

Tabii psikologlar bu konuyla ilgili bin türlü şey söyleyebilir ama ben büyük bir yara hissetmedim. Çünkü annemi hiç tanımadım. Ablam mesela çok daha sarsılmış. Hayatı boyunca da o sarsıntıdan kurtulamadı. Ben ilkokulda ‘anne' sözcüğünü okuyamazdım. Etrafım anne sözcüğünü ben üzülmeyeyim diye kullandırmazdı. Tıkanıp kalırdım, anne sözcüğünü okuyamazdım…

Babanız dini vecibeleri öğretti mi size?

Yedi yaşına kadar bildiklerini benimle paylaştı. Elimden tutup camiye götürüyordu. Ama yedi yaşından sonra bu konular pek konuşulmadı.

Siz sol ideolojiyle tanışınca mı ateist olmaya karar verdiniz?

Büyük ölçüde öyle diyebilirim. 1960'lı yıllardaki sol hareket, daha sonraki yıllardaki gibi dine çok keskin mesafeli değildi. Örneğin Türkiye İşçi Partisi içerisinde imamlar vardı. Demek ki gelinebiliyordu. Solcu olmak dine sırtını dönmek şeklinde algılanmıyordu o zamanlar.

Dine karşı kırılma noktasının miladı ne zamandı peki?

Bu, solun militanlaşmasıyla birlikte başladı. Sosyalistim o halde ateistim şeklinde kemikleşti. 1960'larda sonra… 1960 öncesinde halka yakındık ve halkın dini inançlarıyla bir meselemiz olmazdı. Meselemiz özgürlük ve demokrasiydi. Bana göre genel olarak Marks'ın materyalizm konusundaki görüşlerinin yanlış anlaşılmasından -hatta Marks'ın hatalı vurgusunda- kaynaklanan dine karşı bir mesafe vardı. Bu dünyada da böyleydi. Geriye dönüp baktığımda materyalizmin bu kaba biçiminin çok zarar verdiğini düşünüyorum sosyalist harekete. Bu anlayış, hareketin halkla bütünleşmesini önledi. Halkın bir inancı var.

Türk sosyalizminin en büyük handikabı bu mudur?

En önemli handikaplarında biri budur. Din bir afyon gibi görülünce, İslam'ı öğrenmek, İslam'ın tarihini öğrenmek, İslam felsefesini öğrenmek sosyalist hareketin gündeminde olmadı hiç. Halkımızı tanımıyorduk. Halkını, o toprağın kültürünü tanımazsan o toprağın çocuklarını da tanımazsın. Dolayısıyla hem iletişim kurmakta hem de o toplumu değiştirmekte zorlanırsınız. Tanımadığın bir gerçekliği nasıl değiştirirsin? Bugünlerde yavaş yavaş değişiyor. Bugün İslam'a farklı bakılıyor. En son Öcalan'ın açıklamalarında da bu vardı. ‘İslam, bileştirici bir unsur.' dedi. Bundan böyle sol hareket bu kadim problemle cebelleşip çözmek zorundadır. Yani din ve İslam meselesiyle…

Siz kendi yaratılış sorularınıza kendi içinizde nasıl cevaplar veriyorsunuz?

Felsefi bir derinliğiniz varsa maddeciliği kaba bir biçimde yani inanç ve inançsızlık ekseninde görmüyorsanız. Bugün evrenin yaratılışını düşündüğünüzde bunun adına Allah'ta diyebilirsiniz bir aşk ya da cazibe de diyebilirsiniz. Pozitivist bir şekilde bakarak bir enerji de diyebilirsiniz. Buradaki mesele tamamen inançla ilgili. İçinde yaşadığınız toplumu her şeyiyle duymak açısında dine karşı olan önyargı bir sorun. Sosyalist hareketin hiçbir dinle sorunu olmamalı.

Özellikle sizin kuşağınız çok kolay bir şekilde ateist olduklarını ifade edebiliyor. Sanki ‘ateistlik' tanımlaması, manasının önüne geçiyor, bir kimlik hüviyetine dönüşüyor…

Zaten bir şeyin sonuna ‘ist' ekliyorsanız onu ideoloji haline getiriyorsunuz demektir. Kendini Marksist olarak ifade etmenin arka planını sosyalistler öyle görüyorlardı. Ateist olmak bir kimlik tarifi gibiydi. Sosyalist, ateist olurdu. İnanmaz ve dine uzaktır. Bu, kolay bir kimlik tarifi ama çok yanıltıcı. Siz vicdan olarak inanırsınız ya da inanmazsınız ama bu neden sosyalist hareketin kimliğini belirlesin ki? Kişi pek çok kimliğe birlikte sahip olabilir. Bunların içerisinde ateist olmayı öne çıkarmak bence yanlıştır.

Düşünüyorum da bende hiçbir zaman o kemikleşme olmadı. Ben dini bir problem olarak görmüyordum. Hiçbir yazımda dini problem olarak yazmadım. Özellikle Türkiye'de sosyalist hareketin dine karşı bakış açısı müthiş bir kırılmadır. Halktan kopuşun önemli nedenidir bence…

Anadolu'dan okumak için İstanbul'a gelen bir genç… Taşralılık sizi sıkıntıya soktu mu hiç?

Elbette, tabii ki... Gençsiniz, okumak için İstanbul'a geliyorsunuz. Liseyi abimin yanında Isparta'da okumuştum. Kendisi memur olduğu için onun yanında kalıyordum. İstanbul benim için müthiş cazibelerle doluydu. Gençlik içinde sosyete grupları vardı vardı. Onların içerisine girmek isterdim ama aynı zamanda çekinirdim. Kendilerine has konuşma jargonları vardı. Ben de bir parça kentli sayılırdım aslında. Tokat şivesini özlediğim zaman Tokatlı öğrencilerin kaldığı yurda gider, konuşmalarını dinlerdim.

Sizin ideolojinizi sorgulamanız hangi döneme denk geliyor?

Ben cezaevindeyken duvarlar yıkılmıştı. Ben bir yandan kendi özgürlüğüm için mücadele ederken bir yandan da düşüncelerimin arkasında durmaya çalışıyorum. Ama mahkemede savunduğum düşünce de bir taraftan yıkılıyor. Salondan çıkıp koğuşuma gelince duvarların yıkılmaya başladığını duyuyorsunuz. Bu tam anlamıyla bir şoktu benim için ve kafamdaki sorulara cevap aramaya başladım ve bu arayış 30 yıldır sürüyor. İslam filozoflarını tanımıyorduk. Mesela Hegel ve Kant da Allah'tan söz ediyor ama bizde bir İslam filozofu Allah'tan söz ediyorsa hemen uzak duruyorsun. Yine onlara bakmıyorsun? Ben İbn-i Haldun'dan çok şey öğrendim. İbn-i Haldun'la ilgili Marks'ın öncülü deniyor. Türkiye'de Marksizm'i anlatıyorsun ama İbn-i Haldun'u tanımıyorsun. Bu utanç vericiydi benim için, yüz kızartıcıydı.

Sol ideoloji özü itibarıyla değişime açık olması gerekirken Türkiye'de muhafazakâr bir yapıya bürünüyor, değişime kafa tutuyor. Böyle bir anlayış dünyaya yeni ne sunabilir?

Tabii bir şey katabilmesi için kendisini değiştirmesi, değişimi görmesi gerek. Bunu yapmazsa bir şey katamaz. Devletçi ekonomiyi savunuyorsa bugün küresel kapitalizm ekonomisine ne verebilirsin? Üretim tarzı değişmiş, sanayi değişmiş… Tarihsel bir misyon eda eden işçi sınıfı yok. Sen bunu da veremezsen. Kendi toplumunu göremiyorsan insanlığa ne verebilirsiniz ki?..

Kişiler mi önce kendi iç değişimini yaşamalı?

Tabii o meşhur laftır. Dünyayı değiştirmeden önce kendini değiştir… Ama bu karşılıklı bir süreç. Dünyanın değişimini anlarsan bu süreç başlar. Mesela ilk baştan bu yana felsefeye, tasavvufa gerekli özeni göstermedim. Ben buna pişmanım.

Bu iç değişim neyle başlar?

Çok basit. Görebilmekle başlar bu. Sol gördüğünü değil hep görmek istediğini gördü bugüne kadar. Solun kafasında analiz yeteneği yoktur, sonuçta dogmatiktir. Hayatı kitaba uydurur. Buradan bakınca kendinizi değiştiremezsiniz. Ama hayata, değişime duyarlıysanız oradaki gördüğünüz soruları sizi değişmeye iter. O zaman dizinizi kırıp bir taraftan kitaplara bakar, bir taraftan hayata bakar ve gerçekleri görmeye çalışırsınız. Ama mutlak bir gerçek olarak görüyorsanız sosyalizmi, hayata göreceli olarak bakamazsınız. Hep o mutlak gerçeği ararsınız. Ama dünyada gerçek mutlak yoktur.

Bir konferansınızda, “27 Mayıs darbesi öncesinde Demokrat Parti'nin (DP) gençleri kıyma makinesinde doğradığına inanmıştık.” demiştiniz. Bunun gibi başka pişmanlıklarınız var mı kişisel tarihinizde?

Gençsin, ben ne yapabilirdim diyemiyorsun. Bir aldatılmışlık duygusu inanın içine doluyor. Niye göremedim diyorsun tabii yine de. Etrafımız bugünkü gibi değildi. Ne televizyon vardı ne de internet. Vicdan unutmuyor. Sizi rahatsız ediyor. 27 Mayıs'ı görünce, kolay propagandaya kapılmamama adına bir refleks geliştirdim. Nitekim 28 Şubat darbesinde ben hep uyardım. Menderes'in idamında yanlış yapıldığını söyledim. 28 Şubatçılar şeriat tehlikesine inanmamızı istiyorlar dedim. Aczimendi görüntülerine kanılmaması gerektiğini anlattım.

Danıştay cinayeti, Rahip Santoro, Hrant Dink ve Cumhuriyet mitingleri ile ilgili de aynı düşünde misiniz?

Tabii onlar 28 Şubat'ın devamı. Gerici anlamda bir restorasyon. 1930'lı yılların Türkiye'sini inşa etmek isteyenlerin bir oyunudur.

Ergenekon kazansa Türkiye'de nasıl bir tablo oluşurdu?

Felaket olurdu. Bin yıllık iktidardan vazgeçmek çok ciddi bir kan dökülmesiyle olabilirdi. 12 Eylül'den çok daha kanlı olurdu. Türkiye her şeyden önce tarihsel bir fırsatı kaçırırdı. 28 Şubat sonrasını ben şöyle tanımlıyorum. Aslında Türkiye'de bir devrimsi durumu tetiklendi. Askerlerin istediğinin tam tersi oluştu. Tarihin dibindeki muhalefetin su yüzüne çıkmasını sağladı. Hem mağduriyet oluştu hem de gerçekler görüldü. İslami muhalefet buradan doğdu. AK Parti 2002'de iktidara geldi. Türkiye, bu süreçte tarihinde olmadığı kadar büyük değişimlere imza attı. Bugüne baktığımızda askerî vesayet geriledi. Şimdi de Kürt meselesi çözülmek üzere.

Bir panelde size, sol görüşlü bazı öğrenciler, “Dönek, vatan haini, AKP ve ABD uşağı, bunların hesabını vereceksin” diye bağırmış, tuvalet kâğıdı fırlatmıştı. Sonrasın da tehditler aldınız mı hiç?

Daha önce de boya fırlatmışlardı. Evet Ergenekon kapışmasının olduğu dönemlerdi. Askerî vesayete karşı mücadele ediyordu. Türkiye'nin köklü değişimi sırasında statükonun tarafında olanların tepkisiydi bu. İçinde solcuların olması durumu değiştirmiyor.

Ergenekon bağlantılı solcular mı?

Ergenekon'la bağlantılarını bilmiyorum ama değişime karşıydılar. Anayasa referandumuna karşı çıkıyorlardı.

Askerin içerisindeki darbeci kanat bitti mi sizce?

Önemli ölçüde bittiğini düşünüyorum. Elbette derin devletin tamamen temizlendiğini düşünmüyorum. Derin devletin çok daha fazla gidildiği İtalya'da bile buz dağının sadece tepesinin temizlendiği söylendi. Bizde durum daha vahim.

Şu an bir sükûnet durumu var gibi. Neyi bekliyor olabilirler?

İktidar desteğine sahip değiller artık. Kürt meselesinde çatışma hali son bulursa büyük ölçüde derin devlet silahsız kalacak ama tam tersi olur, çözüm süreci başarısız olursa uyuklamakta olan güç ortaya çıkacaktır.

Çözüm sürecinin akamete uğramasını mı bekliyorlar?

Evet. Çözüme destek vermeyenlere bir bakın. Suret-i haktan görünüp bir şey çıkmaz, sonu gelmez diyorlar. Türkiye bölünüyor şeklinde derin devletin ekmeğine yağ sürecek söylemler üretiliyor.

Türkiye'de sol kavramı bugün olduğu kadar hiç belirsiz bir hal almış mıydı?

Tabii olmamıştı. Bizim kafamızda yol belliydi. Hiç şüphemiz yoktu. İşçi sınıfı örgütlenecek ve devrim yapacaktı. Bugün bu çöktü.

Bugün nasıl bir sol var ve bunu kim temsil ediyor?

Bir gerçek var. Eğer biz kapitalizmin değiştirilemez olduğuna inanmıyorsak, yeni bir dünyanın olamayacağına inanmıyorsak sosyalizm üzerine konuşmak anlamsız. Ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum.

CHP'yi nereye koyuyorsunuz?

Parti içinde kendini samimi sosyal demokrat olarak görenler vardır. Ama CHP Kemalist ideolojiden kendisini arındıramamış bir parti. Hiçbir zaman Marksizm'le tanışması da olmamış. Devletçi olmaktan kurtulmadıkça muhalefette kalmaya mahkûm olacaktır.

Siz, cumhuriyet aydınlanmasını Rönesans'ı olmayan modernizme benzetiyorsunuz. Bizdeki yanlışların başlangıcı burası mı?

Bizdeki Cumhuriyet, tepeden inmeciydi. Bir aydınlanma değil, bazılarının iddia ettiği gibi. Bir aydınlanma getirmiş değil tam tersine Batı'yı taklit etmiş ama bu taklitle olacak bir şey değil. Ancak kendi dinamikleriyle olur bu. Siz bir gecede Osmanlı'nın fıkıh bilimini kaldırıp yerine medeni kanunu tercüme olarak koyarsınız. 600 yıllık biliminizi, birikiminizi reddedersiniz. Böyle bir ortamda hangi aydınlanmadan söz edebilirsiniz? Sadece Latin alfabesini almak Batı'nın bilimini almak aydınlanma değil, bir taklittir. Cumhuriyet sonrasında özgün bir bilimden söz edemezsiniz. Bizim toplumumuzun bir sosyolojisi yoktur mesela. Batı sosyolojisiyle İslam toplumunu anlamaya çalışıyorsunuz. Bu nasıl bir şey? Tasavvufu bilmediğin zaman bu topraklarda bilim yapamazsınız.

Sizin tasavvufla tanışmanız hapishane yıllarınıza dayanıyor değil mi?

Evet. Şeyh Bedreddin sayesinde tasavvufa merak sardım. Bir savcı biz solcuları Şeyh Bedreddin'in torunları olmakla suçlamıştı.

Ne kazandırdı size tasavvuf?

Alçak gönüllü olmayı, hayatın değerini anlayabilmeyi, içtiğin suyun değerini…

Türkiye'de solun bir kesimi otoriter ve darbeci olmakla suçlanıyor hep. Solun askerî darbelerden medet ummasının başlangıcı ne zamandır?

27 Mayıs darbesini ilerici bir devrim olarak görüyorduk. 1960 sonrası TİP içerisinde bir ayrışma ortaya çıktı. Bir kanat milli demokratik devrim diyor ve esas olarak Doğan Avcıoğlu'nun tezlerini esas alıyor ve bir cunta ile iktidarı, toplumu değiştirmeyi düşünüyordu. O andan itibaren bir ayrışma çıktı. TİP'in zayıflamasına neden oldu bu. Biz halkın yanındaydık ve cuntaya karşıydık. 27 Mayıs, toplumun kendi sorunlarını çözme kabiliyetini ortadan kaldırdı. Tamam Menderes'in her yaptığı doğru değildi ama toplum bunu demokrasi içerisinde çözebilirdi. 27 Mayıs bunu ortadan kaldırdı. Toplum ne zaman kendi ayakları üzerinde durmaya kalkışsa darbe tepeye iniyordu. 27 Mayıs'la başlayan süreç bence cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale eden e-muhtırayla biter. Gül'ün seçilmesi bu kısırdöngüyü bitiren olaydır. Başbakan'ın da şapkayı alıp gitmemesi tarihi değiştirmiştir.

Doğan Avcıoğlu dediniz. Yön Dergisi'nin o günkü misyonu neydi?

Aslında bu, üzerinde akademik çalışmalar da yapılan ciddi bir konu. Benim de dönüp zaman zaman baktığım bir döneme ait. İkili bir misyonu vardı derginin. Sosyalizmin daha lafı bile edilmiyorken toplumcu görüşleri en ücra köşelere kadar yayıyor, çok ciddi satan bir dergiydi. Doğan Avcıoğlu, “İşçi sınıfı devrime hazır değil. Hazır olana kadar ne yapacağız?” diye soruyordu. Bu soru darbeye çağrıydı aslında…

Türkiye'de solun başarısız olmasındaki en büyük etken hangisi?

Bunun tek bir etkeni yok. Biz, cumhuriyetle birlikte bilimde, sanatta, felsefede Osmanlı'dan koptuk. Elbette bu ciddi sonuçlar doğurdu. Cumhuriyet, bir hafıza silme operasyonudur. Eğer sen dedenin mektuplarını okuyamazsan dedenin tarihini de bilmezsin. Bu hafıza kaybı sol aydınları da etkiledi. Mustafa Suphi'lerin öldürülmesi büyük bir kırılma noktasıydı. Sol, değişimin dışına itildi. 1950'lerden sonra sol şiddete maruz kaldı. Sovyetler'e çok yakın olmamızdan dolayı her 10 yılda darbe yapıldı. Her yeni kuşak Amerika'yı yeniden keşfetti. Kendi Marksizm'imizi yaratamadık, kopyaladık. Bu, Batılı olmayan ülkelerin genel sorunudur.

Bir solcu olarak İslam filozoflarını tanımamam utanç vericiydi Tasavvufa itikadi olarak değil de sadece kültürel olarak mı bakıyorsunuz?

Bu, zor bir soru… İkisi birbirinden ayrılmaz. Tasavvuf, yaşam tarzıdır. Ben öğrendikçe yaşamım üzerinde etkili oldu. Gerçek anlamda felsefi düşünmeyi öğrendim. Aristo'yu, Kantı okudum. Felsefeci olmakla felsefi düşünme farklıdır.

İnanıp inanmıyor olmamın konuşulması beni vicdanen rahatsız ediyor. Ayrıca kişinin kendisini ateist olarak deklare etmesini doğru bulmuyorum. Çünkü bu ilanla birlikte kendimi ötekiyle ayırıyorum. Bu yüzden kendimi ateist olarak ifade etmek istemem. İnancım bana aittir. Bir başkasıyla inanç temelli bir fark ortaya koymak istemem. Bu bir kibirdir aynı zamanda. Ben ateistim, bak sen hâlâ inanıyorsun gibi…

Bugüne kadar hiç böyle bir sevgi hissettiniz mi?

Tabii ki… Ama sadece inanç temelli değil. Tasavvufta benim sevdiğim bir anlatım vardır. Tek bir insana âşık olmayan Allah aşkını bilemez derler… Ben bunu anladıktan sonra doğrudan doğruya Allah'ın varlığını ya da yokluğunu tartışmayı anlamsız bulurum…

Şu an hangi okumaları yapıyorsunuz tasavvuf alanında?

Sühreverdi'yi okuyorum. Ama esas olan aşkı anlayabilmek. Korkulan değil, sevilen bir Allah anlayışım var…

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Abdullah ÖcalanAdalet ve Kalkınma PartisiAfyonAmerika Birleşik DevletleriBaşbakanBilimCumhuriyet Halk PartisiDanıştayDarbeErgenekonİstanbulİtalyaİzmiraşkkıymamemurtarifi
Görüş Bildir