Davutoğlu: 'Sınırda IŞİD'i Görmek İstemiyoruz'

 > -

Başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu , önceki akşam bir grup gazetenin genel yayın yönetmeniyle yaptığı toplantıda, Türkiye'nin sınır bölgesindeki en önemli hedefini "IŞİD'i görmek istemiyoruz" olarak açıkladı. Davutoğlu operasyonların üç hedefi olduğunu söyledi ve bunları "Demokrasi ve özgürlükleri korumak, kamu düzenini sağlamak ve Türkiye'ye açık şekilde savaş ilan edenlere kudretimizi ve caydırıcı gücümüzü göstermek" olarak sıraladı. Davutoğlu, Beşiktaş'taki Başbakanlık ofisinde gerçekleşen buluşmada IŞİD'e karşı mücadele için İncirlik Üssü'nün ABD'ye açılması konusunda varılan mutabakata ilişkin ise İncirlik'in açılması karşılığında ABD'ye öne sürülen bazı taleplerin belli ölçülerde karşılandığını söyledi. Başbakan, bu çerçevede Türkiye'nin kara gücü sokmayacağını, IŞİD''ın yerini ılımlı unsurların doldurmasının hedeflendiğini anlatarak, bu unsurlara 'hava desteği' sağlanacağını vurguladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, önceki akşam bir grup gazetenin genel yayın yönetmeniyle düzenlenen sohbet toplantısında, IŞİD ve PKK'ya yönelik operasyonlar ile koalisyon çalışmalarına ilişkin açıklamalar yaptı.

Görüşmeye katılan isimler arasında yer alan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin ve Milliyet Gazetesi genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila'nın bugün köşelerinde aktardığı bilgilere göre Davutoğlu'nun açıklamalarından önemli satır başları şöyle:

23 Temmuz ile 25 Temmuz iki ayrı dönem 

ABD ile bazı yaklaşım farklılıklarımız vardı. Biz kapsamlı bir strateji ihtiyacına dikkat çekiyorduk. İkincisi, mülteciler için güvenli bölgeler oluşturulsun, üçüncüsü Suriye'nin geleceğinin belirlenmesinde ılımlı unsurlara yer verilsin. Ama görüş birliği içinde olduğumuz konular da vardı. Geldiğimiz noktada, yapılan anlaşma içinde bizim kaygılarımızı veya beklentilerimizi gideren unsurlar derç edildi belli ölçülerde. Bunun detayına girmem. Ama mesela air cover (hava koruma) önemli bir husus. DEAŞ'a karşı mücadele eden Özgür Suriye Ordusu veya ılımlı unsurların havadan korunması... Alana biz kara gücü sokmayacaksak –ki sokmayacağız-  orada kara gücü olarak bizimle işbirliği yapan belli unsurların korunması. Bir de eğit-donat faaliyeti istenilen hızda olmasa da yapılır hale geldi. Burada nihayet şartların gerektirdiği, ihtiyaçların karşıladığı bir ortak zemin oluştu. İncirlik de dahil olmak üzere koalisyon ile işbirliği yapmak konusunda mutabık kalındı. Önümüzdeki günlerde gerekli adımlar atılacak.

Denklem değişti

Davutoğlu, ayrıca Türkiye'nin son Irak ve Suriye harekâtlarıyla bölgede yeni şartların ortaya çıktığını belirterek, şöyle konuştu: "Bir kere herkesin bu şartları bu çerçevede doğru okumasını bekliyoruz, herkes bunu anlasın ve kendi konumunu gözden geçirsin diye bekliyoruz. Gerek Türkiye içindeki siyasi aktörler, gerek bölgedeki aktörler,  eminim  23 Temmuz ile 25 Temmuz'un ayrı iki dönem olduğunu fark etmişlerdir. Gücünü etkin bir şekilde kullanan bir Türkiye'nin mevcudiyeti Suriye'de, Irak'ta, bölgede denklemleri değiştirebilecek sonuçlar doğurur, bunu herkesin görmesi lazım.

Kılıçdaroğlu yorumu: Çok farklı, bu güzel

Aslında 7 Haziran'dan sonra gerilimli bir dönem yaşamıyoruz. Bu güzel bir şey. Bütün toplumsal kesimlerin payı vardır ama en fazla bizim AK Parti olarak bizim benimsediğimiz yol ve yöntemin rolü oldu. Şimdi geldiğimiz yerde siyasetin rasyonelleştiği ve meşruiyet sınırları içinde yapılabileceklerin araştırıldığı bir psikolojiye evrildi siyaset. Bu güzel bir şey, rasyonelleşti. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve HDP ile konuştuk. Şimdi de heyetlerimiz konuşuyor. Mesela Sabah ile Yeni Şafak'a Kılıçdaroğlu'nun verdiği röportajdaki mesajlar, 8 Haziran'da Kılıçdaroğlu'nun verdiği mesajlardan çok farklı, bu güzel bir şey. Sabah ile Yeni Şafak'ta gördüğüm, kaygısını ifade eden ama hissiyattan daha uzak, bir bloklaşmadan, AK Parti karşıtlığından çok, bir şey bulmaya çalışan bir yöntem. Bizim de görmek istediğimiz bu. Bu olursa, koalisyon kursak da ülke kazanır, kuramayıp seçime gitsek de ülke kazanır. Çünkü hükümet kursanız hangi psikolojiyle kurduğunuz önemli. Hiçbir siyasi alternatif mutlak iyi ve mutlak kötü değildir. Hiçbir siyasi konjonktür mutlak avantajlı, mutlak dezavantajlı değildir. Buna nasıl baktığınız ile ilgili olarak bu şekilleniyor. Dolayısıyla ben 8 Haziran'a göre çok daha rasyonel, daha iletişime ve diyaloğa açık bir siyasi ortam görüyorum. Bunun tek istisnası, HDP'nin terör olayları nedeniyle takındığı tırmandırıcı dildir. Ama ümit ederim onlar da bütün bu yaşananlardan ders alırlar ve siyasetin ancak rasyonel müzakere yöntemiyle yaşanabileceğini görürler, silah ile şiddet ile değil. O bakımdan iyimserim, Türkiye'deki siyasi ortam ve siyasi aktörler arasındaki ilişkiler bakımından daha iyi bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. Bunu bir şey elde etmiş anlamında söylemiyorum ama mesela 7-8 Haziran'da Cumhurbaşkanlığı makamıyla ilgili ifade edilen hususların bugün ifade edilmiyor olması önemlidir. Ben partilerle görüşmeye giderken hiçbir şekilde konuşmam derken kastettiğim de bu. Hükümet ortaklığı ile ilgili olmayan konuları masaya getirmeyelim. Bir gerilimi arttıracak konuları masada tutmayalım. Seçime kadar siyasetin sosyolojisi önemliydi, şimdi siyasetin psikolojisi önemli. O psikolojiyi yönetmek lazım.

Türkiye Kürtlerin hamisi

Biz Kürtlerin Suriye'deki kazanımlarından neden rahatsız olalım. Rahatsız olsak, Kürtlerin Irak'taki kazanımlarından rahatsız olurduk. Barzani'den rahatsız değilsek Kobani, Haseki'den neden rahatsız olalım. Ama Barzani de bizi rahatsız eden bir iş yapmıyor. Burada mesele kazanım değil, hangi politikaların izlendiğidir. Diyorlar ki Kürtlerin devleti yok; Kürtlerin devleti Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Türkiye, Kürtlerin hamisidir.

'Anlayışla karşılıyoruz işbirliğine hazırız' 

Mesud Barzani ile konuştuk, bana bir memnuniyetsizlik ifade etmediği gibi "Hem anlayışla karşılıyoruz hem de işbirliğine hazırız" dedi. En ufak bir memnuniyetsizlik olmadığı gibi güzel iltifatlarla desteklenmiş son derece saygılı bir konuşma oldu

(Hükümet kurma çalışmaları sürerken) Bazı çevreler Türkiye'de bir kaos ve boşluk ortaya çıkacağı hesaplarını yapmaya başladılar. Bakın 2007 seçimi sonrasında Dağlıca baskını yapıldı. Biz soğukkanlı bir şekilde bir uzlaşı anlayışı içinde hükümet kurma çalışmalarını yürütürken Türkiye'yi çok yoğun bir şiddet sarmalının içine sokmaya çalıştılar. Seçimlerle birlikte siyasal olarak tam bir uzlaşı çabasında bu tırmanış dikkat çekici. Ben bunların tesadüf olduğu kanaatinde değilim.

'Bu, devletin var oluş meselesiydi'

Cenazeler İstanbul'a geldiğinde yüzler kapatıldı, İstanbul sokaklarında silah taşındı. Verilen mesaj burada kamu otoritesi yoktur, kamu düzeni yoktur. Silahı sadece asker ve polis taşımaz şehir milisleri taşır. Böyle bir tablo. Arkasından Adıyaman'da askerimizin şehit edilmesi, ertesi günü iki polisimizin evlerinde uyurken şehit edilmesi. Verilmek istenen mesaj; kamu görevlilerinin bile güvenliğinin olmadığı bir ortamda vatandaş kendini güvende hissetmesin. Bir sokağın ortasında trafik polisimizi görev yaparken şehit ettiler. Bunlar arka arkaya geldiğinde, o andan itibaren bir devlet için varoluşsal bir mesele ortaya konmuş demektir. Devletin var veya yok olduğunun anlaşılacağı yer o andır.

'Kudretimizi test etmeye kalktılar'

Biz devlet olarak ne yapmalıyız? Birileri parçalamaya çalışıyorsa biz bütünleştirmek durumundayız, birileri ayrıştırmaya çalışıyorsa biz kuşatmak, birbirine yaklaştırmak zorundayız. Ama şefkat ve kudret devletin iki yüzüdür. Devlet şefkat yönüyle vatandaşlara davranmak durumunda ama kudret olmadan şefkat olunca acziyet, şefkat olmadan kudret olduğunda zulüm oluyor, barbarlık oluyor. Birileri bizim bu şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test etmeye kalktılar.

Seçimden sonra bu sefer 80 milletvekili kazanmış olmanın avantajını Ankara ve İstanbul'da kullanmak, PKK'nın silahlı gücünün avantajını da bölgede kullanmak gibi ikili bir oyunun içine girdiler. Bir taraftan da Türkiye'yi IŞİD ile DEAŞ ile işbirliği yapan bir ülke gibi tanıtıp Türkiye'nin devlet olarak meşruiyetini tartışmaya açmak istediler. Şu anda onların siyasal alandaki otoriter tekelini bölgede kırabilen tek parti AK Parti. AK Parti'yi siyasal olarak bölgeden çıkarttıklarında orası kendilerinin istedikleri düzenin olduğu bir yer haline gelecek. Oradaki Kürt vatandaşlarımız da bu tehlikeyi görüyorlar ve "Bana şefkati gösterdin ama bana kudretini de göstermen gerekir" çağrısı alandan geldi bize. Bu gittikçe artan bir talep olarak gündemimize geldi.'Emanet bende, gereğini yaparım'

Örgüt 11 Temmuz'da "Çatışmasızlık dönemi bitti" diye açıklama yaptı. Arkasından da polisimizi, askerimizi öldürmeye başladılar. O zaman işte an gelir tedbiri alırsınız. Peki bu tahrikler karşısında nasıl bir yöntem benimsenebilirdi? Sessiz kalmak, zamana yaymak... Ben başbakanlık görevini yapıyor isem bir dakika bile beklemem, gereğini yaparım. Siyasi bedeli ne olursa olsun gereğini yaparım, çünkü emanet benim üzerimde…

'DEAŞ AK Parti'yi tehdit görüyor'

Biz olabilecek her ihtimale hazırdık. IŞİD- DEAŞ'ın yaptığı terör devlete bir meydan okumaydı. DEAŞ'ın en büyük tehdit gördüğü yönetim bizim yönetim. Çünkü dünyada İslam ile demokrasiyi, insan haklarını...  Onların İslam tasavvurunun tam karşıtı AK Parti. Ona bir cevap verme zarureti zaten hasıl olmuştu. DEAŞ'a karşı yaptığımız operasyon Suruç'taki vatandaşlarımızın katledilmesine ve askerimizin sınırda şehit edilmesine verilen bir tepkidir. Askerimiz şehit edilmeseydi de 33 vatandaşımızın hesabını soracaktık. Askerimizin şehit edilmesi bunu daha da öne çekti. Gecikmesi başka zaaf oluştururdu.  Öbür tarafta PKK'nın iki polisimizi şehit etmesiyle tek boyutlu değil üç boyutlu kapsamlı bir operasyon zorunluğu ortaya çıktı. Bir boyutu Suriye'de DEAŞ'a karşı 33 vatandaşımızın ve bir askerimizin şehit edilmesine, ikinci boyut Kuzey Irak'ta şehit askerlerimiz, polislerimizin faili olarak gördüğümüz için PKK'ya karşı, üçüncü boyut da büyük şehirlerimizde her an 6-7 Ekim olayları ya da Gezi olayları gibi provokatif olaylara yönelmek suretiyle huzuru, ekonomiyi, sosyal hayatı etkileyecek hazırlıklar içinde olan çevrelere karşı...

'Olağanüstü hazırlık yapıldı'

Ve gururla ifade ediyorum. Benim zihnimde bir planlama vardı, Cumhurbaşkanımızla da görüşmüştük. Ama perşembe günü güvenlik toplantısı için bu üç boyutuyla ilgili en kapsamlı eylem planı hazırlanacak ve bu üç boyutuyla uygulamaya konacak dedik. Askere de "PKK'yı olabilecek en net ve etkin yöntemle caydırıcı ve cezalandırıcı gücünüzü göstereceksiniz". O geceden itibaren de bu üç ayaklı bir şekilde planlama devreye girdi ve üç dalga halinde gerçekleştirildi. Verilen talimattan kısa bir süre içinde olağanüstü güzel bir hazırlık yapıldı. Türkiye'nin güvenlik birimlerinin etkinliğini, profesyonelliğini gösteren bir başarı temin edildi.'Türkiye'nin gücünü gösterdik'

Dünya kamuoyunda da hem haklılığımız konusunda hiçbir tereddüt hasıl olmadı hem de Türkiye'nin gücünü göstermesinden herkes memnuniyet ifade etti. Üç şeyi korumaya çalıştık: Birincisi, 7 Haziran sonrasında Türk demokrasisine saldırıyı korumak için yapılan bir operasyondur. Özgürlükleri korumak için kamu düzeni tahkim edildi. İkincisi, kamu düzenini koruyarak Türkiye'de herkesin bir hukuk devleti içinde gereğini yapmasıdır. Üçüncüsü Türkiye'nin caydırıcı gücünü ve kudretini bölgede muhtemel senaryolar içinde hesap eden çevrelere de göstermek. Bu da görülmüştür diye ümit ediyoruz.

Kandil dahil Kuzey Irak'ta bilinen bütün hedefler, Suriye'de DEAŞ'ın en önemli karargâh ve yığınakları bombalandı.  Hedeflerin tümü eksiksiz bir şekilde tasfiye edildi. Etkin bir müdahale oldu. Operasyon bittikten sonra Genelkurmay İkinci Başkanı, Hava Kuvvetleri'nden subaylar bana gösterdiler; o kadar spesifik nokta atışları yapılıyor ki,  10 metre yandaki binada tek bir hasar olmuyor. Bir tek mühimmat deposu olarak kullanılan bir yerde, orada yangın devam ettiği için çevrede  şey oldu. Tek bir sivil kayıp olmadı. Suriye sınırını geçmeden güdümlü füzelerle vurdular,  bu PKK köyleri için de böyle.

'Bundan sonra böyle...'

Perşembe gününden bu yana doğu ve güneydoğudan o kadar çok destek mesajı alıyorum ki, teşekkür mesajları geliyor 'Biz devleti görmek istiyorduk' diye… PKK'nın baskıları karşısında sessiz kalan halk bundan sonra daha çok sesini yükseltecek. Bu operasyonlar hiç kimsenin sahipsiz olmadığını gösterdi, hiçbir suçun cezasız kalmayacağını gösterdi. Diyarbakır'daki öldürme talimatı Kobani'den değil Kandil'den gitmiştir. Talimatları veren Kandil dahil bütün odaklar cezalandırıldı. Bundan sonra böyle…  Bir paralel yapıyla mücadele ettik, burada da bir başka paralel yapı oluşturma çabası var, buna izin verilmeyecek.'

'Suriye politikamız destan'

Sayın Cumhurbaşkanımız da ben de Suriye politikası nedeniyle çok eleştirildik. Ama ikimiz de sıradan insanlar olarak kimin karşısına çıkarsak çıkalım Suriye konusunda başımız dik durur. Çünkü kapıyı kapatmadık, biz görür müyüz göremez miyiz bilemem ama onlarca yıl sonra bile bir destan yazılacak bu konuda.

Suriyeli Kürtlerden rahatsız değiliz

Bu alacakları tutuma göre tekrardan değerlendirilecek bir şeydir. 2013 Mayıs’ı çözüm süreci gidiyor, bunlar geri çekileceğiz diyorlar. Ben Dışişleri Bakanı’yım. Haziran, Salih Müslim’i Türkiye’ye getiriyoruz. Zihnimizdeki şey şu: Çözüm süreci yürür, Türkiye’den silahlı unsurlar geçerse, giderse Salih Müslim, PYD de Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılırsa Türkiye Kobani’yi, Haseki’yi buradaki Kürtlerin de destekçisi olur. Yani senkronize bir şekilde çözüm süreci ile şey arasında irtibat kurduk, Suriye’deki Kürtler arasında. 2013 Mayıs’ında çekilmediler. Yavaşlattılar, 2013 Ağustos-Eylül’üne kadar PYD bizimle uyumlu davrandı. Suriye Ulusal Koalisyonu ile görüştü, Türkiye’ye tehdit olmayacağız dedi. Ama ne zaman Obama kimyasal silah kullanan rejime karşı cezalandırıcı faaliyetten vazgeçti, şöyle dediler: Amerika Esad’a karşı tavır almıyor, dolayısı ile Esad kalacak. Bu sefer yönlerini tekrar Esad’a döndüler. Sonra, biz buna rağmen çözüm süreci içinde PYD ile şeylerde bir kaygı içine girmedik fakat Türkiye içinde daha doğrusu oradaki olaylardan hareketle Kobani üzerinden Türkiye içindeki huzuru tehdit olarak görmeye başladığında bu konuda tabii yeni bir değerlendirme hasıl oldu 6-7 Ekim’de. Ben sadece şunu söyledim, bakın hep bizim bazı ifadeleri alıp şey yapıyorlar. Bugün de son derece zorlama bir biçimde diyor ki Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş, “Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarından Ak Parti hükümeti rahatsız” Ya niye rahatsız olalım, niye rahatsız olalım? Rahatsız olsak Kürtlerin kazanımlarından Barzani’nin Kürt bölgesinden de rahatsız olurduk.

İncirlik anlaşması

İncirlik Üssü ve koalisyonla ilgili görüşmeler bir süredir devam ediyordu. Aramızdaki yaklaşım farklılıklarını gidermeye çalışıyorduk. DEAŞ’ı ve terörün alandaki mevcudiyetini bir sonuç olarak görüyorduk. Suriye’deki o boşluk kalkmadan, meşru ve Suriye’deki halka güven veren bir otorite oluşmadan DEAŞ gibi başka örgütler yine çıkar. Dolayısıyla kapsamlı bir stratejiye ihtiyaca dikkat çekiyorduk, bu Suriye kapsamında.
Mülteciler sorununu çözmeyecek bir planın kesin bir çözüm olmayacağını belirtiyorduk. Bu çözümle mülteciler geri dönsün ve güvenli bazı alanlar oluşturulsun. Suriye’nin geleceği için “ılımlı güçlere” verilecek desteğin açık olması lazım. Buralarda bazı görüş ayrılıkları olduğu aşikâr. Ama görüş ayrılığı olmayan hususlar vardı. Bu da; terörün her türlüsüne karşı mücadele etme isteği, Esad’ın gitmesi konusunun yönteminde ortak görüş paylaşılmamasıyla beraber gitmesinde hemfikir olmak. Koalisyona Türkiye’nin verdiği destek ile ilgili olarak, bugüne kadar sınırlı bir destek verdik.
Yapılan anlaşma içinde bizim hassasiyetlerimizi konu alan maddeler tercih edildi. Detay veremesem de, ÖSO gibi unsurların havadan korunması gibi. Alana kara gücü sokamasak da bizimle çalışan güçlere havadan destek verilmesi. Eğit-donat faaliyeti de istenilen hızda olmasa da yapılır hale geldi. Nihayet, şartların getirdiği ortak bir zemin oluştu. Onun için de İncirlik Üssü de dahil olmak üzere koalisyonun içinde işbirliği yapılmasında mutabık kalındı.

Gelişen olaylar ve harekâtlarımız paradigmatik bir bakış açısıyla olmasa dahi şartları ortaya çıkarmıştır. Herkesin, gerek Türkiye’deki aktörlerin, gerek bölgedeki aktörlerin, bu noktayı doğru anlamasını ve şartları ona göre değerlendirmesini bekliyoruz. Tüm bu aktörler 23 Temmuz ile 25 Temmuz arasındaki şartların değişikliğini fark etmiştir.

Kürt koridoru

Türkiye Kürt, Arap veya Türkmen koridoru gibi ifadelerden; Kürt, Arap tanımlaması ile herhangi bir şeyden rahatsız değildir. Suriye Kürtlerinden rahatsız olmadık, Suriye Araplarından olmadığımız gibi, Suriye Türkmenlerinden olmadığımız gibi. Ama hangi etnik gruptan olursa olsun terör ile Türkiye’yi tehdit eden, ister koridor olsun, ister salon olsun, ne adla anılırsa anılsın ona da izin vermeyiz sınırımızda.
Suriye içinde nasıl bir idari yapı oluşur? Suriye halkı, bu savaş sona erdikten ve rejimin baskılarından kurtulduktan sonra otururlar, bir karar verirler. Kabul etmeyeceğimiz şey Türkiye’nin sınırında yeni göçlere sebep verecek etnik bir temizliğin yapılması... Tel Abyad’dan Arapların çıkarılması ya da Cerablus’tan Türkmenlerin çıkarılması gibi... Ya da Bayırbucak’tan...  
Süleymaniye’den yani Irak’ın Kürt bölgesinden bir çizgi çekin. Kerkük, Musul’un güneyinden, Haseke’nin güneyinden, Tel Abyad’ın, Cerablus’un güneyinden Bayırbucak’a kadar gelin, bütün bu coğrafya, şimdi koridor diye anılan bu coğrafya asırlar boyunca Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin, Müslümanların, Hıristiyanların, Sünnilerin, Şiilerin yan yana, iç içe yaşadığı bir coğrafya. Dolayısı ile bu coğrafyaya kimse tek bir etnik kimlikle bakamaz. Tek bir etnik kimlikle tanımlayamaz. Bu daha büyük çatışmaları beraberinde getirir. Onun için biz bu coğrafyaya, buranın barışı ve huzuru olmadan, Türkiye’nin iç huzuru sağlanamıyor. Onun için biz buradaki her gelişmeyi takip ederiz, etnik ve mezhepler arası yollarla barışı temin edecek çaba sarf ederiz ama herhangi bir etnik grubun diğerine karşı bir çatışma doğuracak tutum içine girmesini arzu etmeyiz.
Irak Anayasası tanımlandığı için Iraklılar tarafından, biz o bölgeyi adıyla tanıdık. Gayet iyi ilişkiler geliştirdik. Ama Suriye’de Suriye halkının bütününün tanıdığı, kabul ettiği bir anayasal tanım yok bu bölge için. Önce onlar bir araya gelip Suriye içindeki kendi Suriye halkı olarak tanımlarını koyarlar, sonra biz oluşacak her yapıya saygı gösteririz. Ama o vakte kadar bu tür de facto, emrivaki şeklindeki oluşumların zarar getireceği kanısındayız. Bu Suriyeli Kürtlere, Araplara yada Türkmenlere karşı ya da taraf olduğumuz anlamına gelmez.

Erken seçimle ilgisi yok

(PKK ve IŞİD’e yapılan operasyonların erken seçimde tek başına iktidar için yapıldığı yorumlarının sorulması üzerine) Zamanlamayı biz tayin etmedik. Suruç saldırısını planlayıp da bir zaman tayin edilmiş olabilir mi? Suruç saldırısı ve PKK’nın saldırısına sessiz kalsaydık bu sefer de DEAŞ’la işbirliği ile suçlanırdık, PKK’ya ülkeyi terk etmekle suçlanırdık. Dört yıldır bize, “’Hard power’ı (kaba kuvvet) kullanmadan bunlar yapılmaz, Türkiye bu yüzden başarılı olamıyor” diyenler, bir anda niye kullanıyorsunuz sert gücü diye eleştiri getiriyorlar.
Türkiye niye DEAŞ’a sert bir tutum almıyor diye eleştiren arkadaşımız, bu sefer de “Türkiye savaşa mı sokuluyor” diye eleştiriyordu. Peki ne yapalım? Tepki verirseniz “Savaşa mı giriyoruz”; vermezseniz “DEAŞ’a yardım ediyorsunuz”... Bunun üçüncü bir yolu var mı? Bazı bedeller söz konusu olabilir ama bence çok doğru bir zamanlamaydı. Bizim elimizde değildi zamanlama ama bir müdahale kararı bağlamında çabuk karar verip etkin bir şekilde uygulamamız doğru zamanlamaydı. Bir hafta sonra olsa olayların nereye gideceğini tahmin etmek mümkün değildi.
Bana ilk anda sunulan hedeflerin tümü eksiksiz bir şekilde tasfiye edildi. O gece Cumhurbaşkanımız İstanbul’da olduğu için operasyon başlamadan önce aldığımız kararları kendisine telefonda aktardım. Bugün de (önceki gün) tabii şu hedeflere ulaşıldı diye konuştuk. Bugün itibari ile de insansız hava araçlarından hedeflerin son durumlarına ilişkin resimler de çekildi. Zamanlamayı biz tayin etmedik, teröristler saldırıları ile, hem PKK hem DEAŞ, ama o saldırılardan sonraki müdahalemiz ve zamanlamamız takdire şayan. Görüştüğüm her lider de aynı şeyi söylüyor.

Toplantı sonrasında MİT Müsteşarı’nı, Emniyet’i çağırdım. “Hiçbir uyuyan hücre şeklinde DEAŞ’lı dışarıda kalmayacak” dedim. Onun için topladık. DEAŞ’a operasyonun başladığı an, bildiğimiz bütün DEAŞ unsurlarını kontrol altına aldık. Çünkü bilemezsiniz ne yapacaklarını. Bu kararı almasaydık ne olurdu? O zaman da herkes bağırırdı, devlet nerede?

"Yapılacak ziyaretlerde bir fayda mülahaza etmiyoruz"

(Çözüm sürecinde bir mekanizma vardı. HDP, İmralı’ya Kandil’e gidiyordu. Devlet görüşüyordu. HDP’nin Abdullah Öcalan’la görüşme talebi sürüyor. Bundan sonra nasıl görüşecekler, görüşebilecekler mi, sorusu üzerine) Herkesin düşünmesi gerektiği bir dönemdeyiz derken bunu kastediyorum. 2013 Haziran’ına geri dönelim. Ne taahhütler verildi? Silahlı gruplar Türkiye’yi terk edecek. Bu müzakere edilecek bir husus değil.
Kamu düzeni müzakere edilecek bir husus değil. Şimdi tekrar HDP “Her şey konuşulabilir” diyor, konuşsunlar. Gitsinler, kimle konuşurlarsa konuşsunlar, ister Kandil’le, ister orayla, “Çıkın bu ülkeden, silahlı gruplar buradan çıksın” desinler. Önce silahlar terk edilecek. Öcalan, normal bir mahkûm olarak Türkiye’de avukatı ile yakınları ile görüşür. Ama bir siyasî heyetle görüşmesi için açık ve net şekilde o siyasî heyetin teröre karşı tutum almasını bekleriz. Açık ve net şekilde bütün silahların bırakılacağı ve silahlı grupların Türkiye’yi terk edeceği hususunda hem beyan hem de adımın atılması gerekir. Bunu görmeden sadece bir süreç devam ediyormuş gibi bir görüntü vermek için yapılacak ziyaretlerde bir fayda mülahaza etmiyoruz.

Kaynaklar: Hürriyet ve Milliyet

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ
Görüş Bildir