Davet Bölüm 3

Gamer-

Davet Bölüm 3

Davet Bölüm 3

Doğan Şafak, arkasında iki fedaisiyle birlikte caddeye yürüdü. Evinin çevresini polisler sarmıştı ve hepsi silahlarını çıkarmış, hareket eden herhangi bir şeyi vurmayı bekliyordu.

En önde duran polise selam verdi. “İyi geceler memur bey. Lütfen arkanızdaki meslektaşlarınızla birlikte evime kadar eşlik eder misiniz? Herkesin içeride olması lazım.”

Polis başını onaylar biçimde salladı, sonra arkadakilere işaret etti. On beş kadar polis, önlerinde Şafak ve iki adamı, konağa girdiler. Girer girmez, kapıların arkasında hazır bekleyen korumalar polislerin etrafını çevreleyerek silahlarını aldılar.

Şafak şahsen polislerin yanına giderek yaka kartlarıyla karşısındaki yüzleri karşılaştırdı. Tek tek hepsinin o kartta yazan kişi olduğundan emin olduktan sonra, adamlarına polislerin silahlarını iade etme emri verdi.

“Görüyorsunuz,” dedi Şafak, bu hareketinden dolayı sinirlenmiş olan polislere durumu açıklamaya çalışarak. “Evimde bir suikastçı var, doğru. Emniyet Müdürlüğü arandı, evet, ama arayan ben değildim. Bu suikastçı sizi burada istiyordu ve bunun en muhtemel sebebi birinizin o suikastçıyla çalışıyor olmasıydı. Az önceki saygısızlığımı mazur görün beyler, yapmam gerekiyordu.”

“Doğan Bey...” dedi en yüksek rütbeli gibi görünen polis. “Endişelerinizi anlıyorum, yardım etmek için buradayız. Sizin için şu anda en güvenli yer bir polis karakoludur. Emin olun orada size çok iyi bakılacak.”

“Görmüyor musunuz?” Şafak sesini alçaltmıştı ve memura daha da yaklaşmıştı. “Suikastçı sizi buraya beni götürmeniz için getirdi. Kalabalıktan uzağa, beni tek başına aklayabileceği bir yere.”

“Emin olun orada yüzlerce polis olacaktır—“

“Eminim olacaktır, ama ya bu katil onlardan birinin kılığına girmişse? Zaten güvenlik ekibimde bir suikastçı olduğunu biliyorum, sizi arayan da oydu. Kaçtığını veya saklandığını biliyoruz, belki polis kılığındaki arkadaşına haber vermek için gitmiştir, belki de istasyonda kendisi saklanıyordur. Gerekirse Topkapı’nın mahzenleri olsun, suikastçıların benim bulunmamı istediği hiçbir yerde bulunamam.”

“Pekâlâ, Doğan Bey.” dedi memur yenilgiyi kabullenerek. “Ama her türlü buradaki duruma bir şekilde el koymamız lazım. Öncelikle, adamlarımın bir kısmına yakın bölgeleri şüpheli şahıslar için arama emri verebilirim.”

“Bu çok iyi olur.”

“Sonra, eğer isterseniz birkaç araba size kendi seçtiğiniz bir hedefe kadar eşlik edebilir.”

“Evimde, korumalarım arasında kendimi çok daha güvende hissediyorum, sağolun.” dedi Şafak, bodrumda tuttuğu suikastçı başta olmak üzere bu binada sakladığı birçok sırrı polislerle yalnız bırakmayı düşünemiyordu bile.

“Siz bilirsiniz. Son olarak da, ki bunu görevimiz olduğu için izninizi almadan yapmak durumundayız, avludaki sivilleri tahliye edeceğiz. Daha doğrusu, onları sorgulamak için merkeze götürmeliyiz.”

“Anladım.” dedi Şafak, bu sırada polislerin bir ihtimal suikastçıyı saptayabileceklerini düşündü.

“Avluda tahminen kaç kişi var?”

“Yüz yirmi kadar olması lazım.”

“Pekala. Recep, sen merkezi arayarak üç tahliye otobüsü getirmelerini söyle. Siz ikiniz,” diye yanındakilere seslendi. “Benimle gelin, avludakilere durumu açıklayacağız. Diğerleri emirlerimi beklesin.”

Şafak bu emir maratonundan yararlanarak en yakındaki adamını çağırdı.

“Bana Zeynep Erdal’ı getirin.”

“Efendim...” dedi güvenlik görevlisi titrek bir sesle. “Zeynep Hanım’ı bulamıyoruz.”

Şafak gözlerini adama öyle bir keskinlikle çevirdi ki, adamın içinden arkasına bakmadan kaçıp suikastçılara sığınmak geldi. Öldürecek gibi bakıyordu ancak, yakınında polisler olduğu için bağırmadan, dişlerinin arasından konuştu:

“Ne demek bulamıyoruz? Cem’in uyarısından sonra o kadına göz kulak olmadınız mı hep?”

“Evet efendim ama,Muhammed bir suikastçının asla düşmanının mekanına silahları olmadan gelmeyeceğinden emindi. Erdal’da silah bulamayınca hepimizden dikkatimizi öteki misafirlere vermemizi istedi.”

“Öldüreceğim o Muhammed’i!” Bu defa sesi normal tonda çıkmıştı ama siniri yine de belli oluyordu. “Görev noktalarındaki adamları kontrol ettiniz mi?”

“Ettik efendim, hepsi bizden ve olması gereken sayıda. Aynı zamanda boş olan pozisyona da birkaç kişilik bir ekip gönderdik ancak herhangi bir anormalliğe rastlamamışlar. Suikastçı kaçmış olmalı.”

“Evimde serbest dolaşan en az iki suikastçı var!”

“Aslında, efendim, ekibimizden birinin kılığına giren suikastçının konağı terk etmiş olduğunu düşünüyoruz çünkü...”

Şafak adamın sözünü kesti, yüzüne yerleşen ifade tatile giderken ocağı açık unuttuğunu hatırlayan bir kadınınkine benziyordu.

“Bodrumda kimse kalmamıştı değil mi?”

“Hayır, herkesi durumu kontrol altına almak için yukarıda istemiştiniz...”

Şafak cevabın bitmesini beklemeden avlu kapısının yanında bekleyen üç kişilik güvenlik grubuna doğru yürümeye başladı. “Cem!” diye seslendi. “Yanındaki gençle birlikte beni takip edin, bodruma gidiyoruz. Muhammed...” Sarı saçlı üçüncü adama baktı. “Polisler avluyu tahliye ederken onlara göz kulak olacak birkaç adam bırak, kalan herkese Zeynep Erdal’ı arama emri ver. Ve ne düşünürsen düşün, onu bulursanız asla bırakmayın. Anlaşıldı mı?”

Tepki beklemeksizin Cem ve öteki adamı arkasına takarak merdivenlerden çıkmaya başladı. Bu arada şef de diğer polislere çevre bölgeleri kaçan bir suikastçı olma ihtimaline karşı arama emri veriyordu. Avludan ise insanların az da olsa rahatladıklarını belirten bir uğultu çıkıyordu.

Üçlü iki kat çıktıktan sonra kenarda kalmış, karanlık bir koridora geldiler. Cem koridorun sonundaki kapıyı açar açmaz etrafı boğuk bir koku kapladı. Şafak elini burnuna götürerek içeri girdi. Uzunca bir merdiveni indikten sonra, ışığı açık bırakılmış küçük bir odaya geldiler.

Odanın ucundaki kapı açıktı ve içerisi boştu.

Köşedeki küçük sandalyeyi tekmeledi. Onun için çalıştığı yıllar boyunca Cem, ilk kez öfkesinin ardında ufak da olsa bir korku kırıntısı görmüştü. Bu korku ile adamlarına karşı duyduğu sinir birleşince de haykırışa dönmüştü, Cem bunu çok iyi biliyordu.

“Belki de tahliyeden sonra polisler burada kalmalılar.” diye öneride bulundu. “Bizim ekibimiz ve polislerin arasında saldırmaya cesaret edemez.”

“Hayır, hayır polislere güvenmiyorum.” Şafak başını ellerinin arasına alarak odanın köşesine, tam da Yavuz’un oturduğu yere oturdu. “Anlamıyor musun Cem, bu adamlar zeki. Bu karışıklığı yaratmama izin verdiler çünkü bu sayede bizim bilmediğimiz suikastçı arkadaşları onu fark edilmeden kurtarabileceklerdi. Benim gitmek isteyeceğimi ama evime dolan bir düzine polisi yalnız bırakmak da istemeyeceğimi biliyorlardı. Bu yüzden polisi aradılar. Aynı zamanda polis, zorunlu olarak binayı boşaltacak ve bu sayede yalnız o, ben ve siz kalacaktık.”

“Efendim, artık bu suikastçı gittiğine göre evi terk edebilirsiniz sanırım? Ya da belki korkacak bir şey yoktur, çoktan başarısız olduğunu anlayıp kaçmıştır?”

“Hayır, bir suikastçı böyle bir durumda görevi bırakıp gitmez.” dedi. “Onları tanırım. Yukarıda, serbest halde gezen başkaları da olduğunu söylediğinde doğru olduğunu biliyordum. Şimdi de görevi bırakmayacağını biliyorum.” Kısa bir nefes aldı. “Ayrıca, kaçmak hiçbir işe yaramaz. Saldırılar devam etmeyecek mi sanıyorsun? Bir başarısızlıkla bırakacaklarını mı sanıyorsun? Tek çare sorunu kökünden çözmektir. Yıllar önce, hep kaçtım, saklandım. Her seferinde beni buldular. Ben de, bir defasında, ya o ya ben diyerek yerimde kaldım. Israr ettiler ama gitmedim, sonunda o da gitmedi ve yakalandı. Suikastçının verdiği bilgi sayesinde şehirdeki diğer tüm büyük suikastçıları öldürmeyi başardım ve yirmi yedi yılımı ölüm korkusu olmadan yaşadım. Bu sefer de farklı bir şey yapmayı düşünmüyorum.”

İçini dökmek Şafak’ı sakinleşmişti. Cem önünde, bu kadar çaresiz duran yaşlıca adama baktı. Evet, kendisine iyi bakıyordu ve oldukça genç gösteriyordu ama bu, ruhunun yaşlılığını gizleyemiyordu ne yazık ki. Gün geçtikçe daha da yıpranıyordu ve sadece bu gecenin onun ömründen birkaç gün aldığına emindi. Başka bir çalışanı Doğan Şafak’ı bu halde görse küçümserdi ki şu anda yanındaki genç fedai de muhtemelen öyle düşünüyordu ancak Cem bu adamı ona sonsuz saygı duyacak kadar uzun zamandır tanıyordu. Hayatını işine vermiş, ülkesi için her türlü fedakârlığı yapmış birisi. İşte bu suikastçılarda yoktu. Onlar sadece kendi değerleri için yaşarlardı. Geldikleri gibi giderlerdi. Dünyaya hiçbir şey katmazlar, sadece onu güzelleştiren insanları alırlardı. Hep haklı olduklarını düşünürlerdi. Bir başkası iş için kendisine ihanet eden adamları öldürünce adı cinayet oluyor ve “kötü” damgası yiyordu. Buna rağmen suikastçılar öldürdükleri onca insandan asla sorumlu tutulmuyorlardı.

Şafak yavaşça çömeldiği yerden kalktı, terlerini sildi ve adamlarıyla beraber merdivenlere yöneldi. Bu işi bitirme vakti gelmişti, iyi veya kötü yönde.


Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

KatilPolismemurtahliye
Görüş Bildir