Cover, Düet, Düello

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Cover, Düet, Düello

Kelimelerin karanlık yüzü zaafa, acze, kıyıcılığa yakın durur. Kötünün havayı zehirlediği böyle zamanlarda yaratıcılıklarına hayran olduğum sanatçılar yan yana geldiğinde, büyü yapmış gibi hissederim kendimi..

Hayatı kelimeler üzerine kurduğumdan mı bilmiyorum ama müzisyenlerin dünyasına ezelden beri imrendim. Onların kimi icra olanaklarını sadece müzik alanındaki deneysellikler değil basbayağı hayatı genişleten deneyimler olarak görüyorum. Bunların kelimeler aleminde karşılığının olabilmesini hayal ediyorum. Çünkü kelimeli hayat, bazen çok zor zanaat.

Müzik dünyasının en müthiş geleneklerinden biri cover’dır bana göre. Bir şarkıyı alır kendi yorumunla yeniden yaratırsın. Burada birkaç iddia katmanı üst üste biner. Bir yanıyla o şarkının, bestecisi olmayan müzisyenin kişisel tarihinde besbelli önemli yeri vardır. Müzisyen “Bir de benden dinleyin bu şarkıyı” derken, hem eserin ilk sahibini selamlar hem de kendi imzasını çakar. Ve takdiri ilahi, öyle cover’lar var ki, aslından daha güzel olur. Farklı bir ruhtan tınlar.

Politik cover olur mu?

Beatles , Leonard Cohen , Pink Floyd gibi klasiklerden yapılan cover’lar sürekliliği, mirasa hürmeti kanıtlarken, eski ustaların yenilerden yaptığı cover’lar da ilham arayışının genişliğini, yeniliğe açıklığı ortaya koyar. Bir de yorum farkıyla şarkının duygusunu değiştirme oyunu var ki, tadına doyum olmaz. Misal, alternatif rock grubu Nickelback’in ‘How you remind me’ şarkısını dinleyin, sonra aynı şarkının Avril Lavigne’in temposu düşmüş, piyanolu, vokal ağırlıklı yorumuna kulak verin. Bambaşka bir şarkı dinler gibi olursunuz ve iki parçayı arka arkaya çaldığınızda aşkın ‘imkânla mümkün’ farklı algılarına dair çok şey kavrarsınız. İçiniz sızlar.

Kelimenin doğrudan araç olduğu edebiyatta böyle bir şansınız yok. Aynı konuyu farklı yazabildiğiniz oranda üslubunuzdan, edebiyat dili ve dünyanızda bahsedilebilir. Yorum denilense ancak eserin çevirisinde ortaya çıkar. Bu anlamda her çeviri bir cover’dır belki. Yine işi kelimelerle olan siyasete baktığımda da cover’a denk gelebilecek bir karşılık, bir çıkış bulamam. Zaten yaşayarak görüyoruz işte, herkesin tekrar tekrar başvurduğu retorik sözler, fena halde popülist tınlıyor ve boş içeriği ile gök kubbede çınlamak dışında kimseleri ikna edemiyor. Oysa Allah için müzik gibi vurucu, o denli sahici sözlere ihtiyaç var. Anlatan, dinleten, ikna eden, umut veren sözler. Makro politikalar bir kenara atıldığında kalıcı barış dediğin günlük hayatı birlikte yaşamak, küçük insan hikâyeni paylaşmaktır ne de olsa.

Karşı karşıya mı yan yana mı?

Sonra bu müzisyen milleti düet yapar birlikte. Kişisel egoları, çatışmaları kendilerine kalsın ama sahneden öyle müthiş kombinasyon harikaları görürüz ki, içimiz gider. Bir tek farklıların ahenkte buluşabilmesinin yarattığı anlık hayranlık değildir hissettiğimiz. Aslında bütün özel ilişkilerimizde ve yaşadığımız toplum, ülke ve dünyayla, bizzat kendi varlığımızla aramızdaki uyumun özlemidir bu. Gelgelelim ilişkilerde düet yapmak çok mucizevi olur. Rutinler içine büyüyü korumak, kişiliğinden ödün vermeden, birbirinin üzerine çıkmadan adeta ruhen dans ederek yaşamak kaçımıza nasip olur?

Edebiyatta da iki yazar ortak olarak ‘düet’e eşdeğer bir yapıda zor yan yana gelir. Olsa olsa disiplinler arası flörtlerdir yaşanan. Ve siyasette düet, kendi taban baskını göze alıp o yan yanalığa cesaret etmek başlı başına çılgınlığa delalet eder. Oysa en çok özlenen böylesi cüret fotoğraflarıdır, o da ayrı hikâye.

Kelimeleri korunaklı tutmaz, şiirin terbiyesinden geçirmezseniz, evrileceği yer düellodur. Karşıdakinin yaralanabilir yerlerini belirleyip doğrudan oralara nişan almaktan, kelimeleri böğre saplamaktan ibaret olur yazmak dediğiniz. Ha belki adına polemik dersiniz ya da daha şık farklı ifadeler bulursunuz ama eylemin içindeki kötücüllük değişmez. Söz silahtır artık, anlatmaz, dinlemez, vurmaya yarar sadece. Günlük hayattaki zehirli laf sokmalardan, basın, magazin ve siyaset dünyasındaki polemiklere değin hep o aynı had bildirme, aşağılama hali hakimdir ortama. Zaten boş yere “Lafı nasıl geçirdin ama…” demiyorlar. Kelimelerin karanlık yüzü zaafa, acze, kıyıcılığa yakın durur. Kan dökmeden öldürür.

Kötünün havayı zehirlediği böyle zamanlarda yaratıcılıklarına hayran olduğum farklı alanlardan sanatçılar yan yana geldiğinde, büyü yapmış gibi hissederim kendimi. Öyle güçlü bir enerji doğar ki, o tılsımla sanki her şeyi yapabilirim. Hayatın döngüsü benim elimdedir artık. Sürekli akışlara maruz kalan biri için bu dönüşümün ifade ettiği kıymeti bilmem hissettirebildim mi size?

Amos ve Brody

Bir baktım Tori Amos, ‘A sorta Fairytale’ klibinde Adrian Brody’nin karşısına geçmiş. Kendisi topuklu ayakkabılı tek bir bacak üzerindeki bir kafadan ibaret. Adrian Brody ise tek bir kol üzerindeki bir kafa... Estetik algıları sarsan böylesi bir tercihte bütün dikkati onların güzelim ifadeli yüzlerine, birbirilerinin yanında kalabilme gayretlerine veriyorsunuz. Ta ki Tori Amos’un topuğu kırılıp bir parmağı deforme ayağı ortaya çıkana kadar… Adrian bir an için gülüyor, ikinci anda Tory uzaklara gidiyor. Spor bir çorap geçirdiği ayağıyla kumsala bırakıyor kendini. O çorabı çıkaran, o ayağı, o deforme parmağı seven eli görüyoruz sonra. Adrian’ın yüzünü bir kez daha ve onlar öpüştükçe uzuvların yavaş yavaş çıkışını, bu iki insanın kendileri oluşlarını, birlikte birbirilerini var edişlerini izliyoruz birkaç saniyelik zamanda.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Pink Floydmüzik
Görüş Bildir