Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Çılgın Kalabalıkta Tek Başına

-

Çılgın Kalabalıkta Tek Başına

Çılgın Kalabalıkta Tek Başına

Cesaret ne zamandır anormallik olarak adlandırılıyor diye hiç sorduğunuz oldu mu kendinize?

Batılı toplumların kara belası cüzam, Ortaçağ sonlarında tarih sahnesinden çekildiğinde, bu hastalık ve anıştırdıkları zihinlerden de silinmeye çalışılır, ancak bir yapı olarak kalıntısı hâlâ görünürdedir. Çok geçmeden de bu dıştalamanın türevleri, pek şaşırtıcı olmayan biçimlerde ortaya çıkar: Yoksulla, serseriler, ıslaha mahkûmlar, ve “aklından zoru olanlar”... Cüzamlıdan boşalan rolü, bu yeni aktörler üstlenecektir. “Arızaların” zuhur edişiyle birlikte tasfiye düzeneği tekrar işbaşı yapar: Deliler, kamusal alandan ayıklanmalı, kamusal olan onlardan arınmalıdır.

Ve yetkililer tarafından toplanarak “narrenschiffen” denilen gemilere doldurulan “deliler” uzak diyarlarda “yitirilir”. Aydınlanmanın idealize ettiği aklın, yetkin istikrarı karşısında, kaosu temsil eden deliler, bir temizlik imgesi olan suya gönderildiğinde, zihinsel arınma da sağlanmış olur. Çünkü yeniçağın ideali her alanda temizlik, kirli olanın hasır altı edilmesidir. Oysa Zygmunt Baumann'a göre şeyleri kirli yapan, onların içsel nitelikleri değil, bulundukları konum, daha doğrusu temizlik kovalayanların hayalindeki şeyler düzenindeki konumlarıdır. İşte “deli” olarak yaftalanan uyumsuzların kovuşturulmasındaki neden, onların sağlıklı insanları, kapkaranlık bir “körlüğe” çekeceğinden duyulan tedirginliktir. Zira aydınlanma, bu körlüğün sağaltımı üzerine inşa etmiştir kendisini.

Her ne kadar Erasmus, insanoğlunun zincirlerinden kurtularak özgürlüğe kavuşabilmesini sağlayan konumun delilik olduğunu kanıtlamaya çalışsa da, sadece bu nedenden dolayı yok edilmeye hüküm giymiştir deliler. Çünkü onlar kimilerine göre, bu hayatın - sadece yöneten sınıfın egemenliğindeki - gerçek bilgisine haizdir. Ki bu, en korkuncudur; şeytaniliğin ta kendisi!

Deli teknelerinden sonra inşa edilmeye başlanan tımarhaneler (günümüzün normalleştirici tanımıyla terapi merkezleri), uyumsuzları, uyumluların hayat alanlarından ayrıştırıp onları cehennemvari deliklere tıkarak, normalleştirmeye çalıştıran yargının organları haline gelmiştir.

Tımarhanelerin ortaya çıkışından bugüne yüzyıllar geçse de, akıl hastalığı denen olgu ve bu olgu karşısındaki batıl düşünce ile toplumun tüm kurumlarıyla bu insanları, kendi lehine dönüştürme “taktiğinde” hiçbir değişiklik olmamıştır, ne yazık ki... Çoğu insan hâlâ terapi gördüğünü gizlemekte, kullanmakta olduğu anti depresanları gözlerden ırak köşelerde yutmaktadır. Modern toplumu yüceltenlerin, onun bir yan ürünü olan psikolojik rahatsızlıkları kabul edememeleri ve hatta dıştalamaları, çağımızdaki çelişkilerden biri değil midir?

Ancak kimileri, her şeyi göze alarak kendi teröpatik tedavi süreçlerini, yazıya dökecek ve kendilerini sorgularken, toplumu da kurumları ve değer yargılarıyla sorgulayacak kadar cesur davranabiliyor. Cesaret ne zamandır anormallik olarak adlandırılıyor diye hiç sorduğunuz oldu mu kendinize?

"Dil alanında delilikten bir deneyim elde etmiş olan kişinin bu elde ettiği öyle bir deneyimdir ki, insan bunda kendi aktörel gerçeği, kendi özü ve kendi gerçeğinin kurallarıyla yüz yüze gelmiştir. Deliliğin trajik biçimleri giderek gölgeye doğru itilirken deliliğin eleştirel bilinci sürekli aydınlığa çıkmıştır," diye yazar Foucault, “Deliliğin Tarihi” adlı başyapıtında. Deliliğinin güncesini tutabilenler, kendi özü ve gerçeğiyle yüz yüze gelirken, eleştirel bilince sahip olma yetisiyle, sistemi eleştirmekten de asla kaçınmayanlardır.

Millett'in cehennemi

Bu bağlamda ele alacağımız kitaplardan ilki, akıl hastalığını, ancak kapatarak müşahede altında tutabilen sisteme karşı sivri bir eleştiri getiren Kate Millett'in “Tımarhane Yolculuğu” olacak kuşkusuz. Toplumu, McDonald'laştırarak manipüle eden ve kusursuzluğu hedefleyen Amerikan hükümetine, aşırılıklarla dolu kişilik yapısı ve siyasi görüşlerinden dolayı ters düşen Millet, tedavi edilmesi gereken bir akıl hastası konumuna ge(tiri)lir. Delilik olarak tanımlanan karabasana, dışlanıp bir yere kapatılma deneyimine yapılan bu yedi yıllık yolculuğu kaleme almasının bir nedeni, olanları yeniden yaşayarak benliği onarma işlevi sağlamaksa, bir nedeni de aynı “gemiye” binmiş ya da binmek üzere olan kişilere yardımcı olmaktır. Kitabının ilk bölümünde 'manik dönem' diye tanımlanan döneminin coşku ve dinamizminin yansımasını, ikinci bölümde bu ruh halinin zararlı görülüp engellemesinin ve isteği dışında kapatılmasının öyküsünü, son bölümde ise acınası bir kalıntı haline gelmiş insanın hayatla zorlu mücadelesini anlatan Millett; arkadan kilitlenen kapıların ardındaki hastane odalarını Dante'nin cehennemindeki döngülere benzetirken ve hastalığın bir suç olarak görülmesinden dem vururken gerçekten de son derece gerçekçi ve tüyler ürpertici bir manzara çiziyor. Bir insanı istemeksizin içeri tıkıp sonsuza değin özgürlüğünden yoksun kılmanın, elektroşok gibi gerçekte işkence olan 'tedavi'lere teslim etmenin faşistlikten başka bir şey olmadığını idrak eden Millett'e hak vermemek elde değil doğrusu.

Greenberg “normal”i arıyor

Amerikan sisteminden “payını alan” bir başka yazar Joanne Greenberg de, genç yaşta geçirdiği akıl hastanesi deneyimini anlattığı “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim”de, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri getirirken 'normal' kavramının ne olduğunu, kendisiyle beraber sorgulamaya zorluyor okuyucuyu. Zekâsı, erken gelişmiş kişiliği, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığıyla, içine doğduğu toplumun kurallarıyla ters düşen ve “ben”in parçalanması yolunda bir yabancılaşma sürecine girerek kendi içine kapanan 16 yaşındaki Deborah'ın kimliğinde, kendi serüvenini anlatıyor Greenberg.

Bir yere ait olma içgüdüsüyle kendine yarattığı düşsel dünya ile gerçek dünya çatışmaya başlayınca toplumun kurtarma operasyonu girer devreye. Hastane ile evi arasında yaşadığı üç yıl süresince, toplumun türlü kesimleri ve yerleşik değer yargıları; her yönüyle hastane görevlileri aracılığıyla kurumsal ilkeleri sorgular. Koptuğu dünyaya yeniden yapıştırılmaya çalışılan bir insanın ruh halini, imgeler, eğretilemeler ve sözcük oyunları kullanarak anlatmaya çalışan Greenberg'in bu gerçeği, iki küçük oğlundan gizlemek için bir süre kitaplarında Hannah Green takma adını kullanması, damgalanmış olarak yaşama tehdidini içeren sistemin kabahati değil midir?

Tedavi eden ve edilen

Deborah gibi, kendisine şizofreni tanımı konulan bir genç kızın gerçekliği yitirmeye başlamasından "güzel gerçekliğe" yeniden kavuşmasına dek yaptığı serüvenlerle dolu zihinsel yolculuğu anlatan bir başka kitap da, “Bir Şizofren Kızın Güncesi”. Kitap, Renee'nin iç gözlemlerini anlatmakla yetinmeyip, anlatıyı derleyen, kuramsal açıdan yorumlayan ve Renee'yi "simgesel gerçekleştirme" yöntemiyle tedavi eden psikanalist Marguerite Sechehaye'nin yorumlarını da aynı anda yansıtıyor.

İlk gerçekdışılık duygularının ortaya çıkışı, beş yaşına rastlayan Renee, babasının bir sevgilisi olduğunu ve annesine acı çektirdiğini bu dönemde öğrenir. Annesinin terk edilmesi durumunda kendisini öldüreceğinden söz etmesiyle büsbütün altüst olur ve yıllar yılı annesini kaybetme korkusuyla yaşar. Ancak tedavisinin sonlarına doğru, annesinden bağımsızlaşmayı, gerçeği algılama biçimi değişmeksizin ondan farklı düşünmeye katlanabilmeyi başarır.

Şizofreni gibi acımasız bir hastalığa, yine çocukken yakalanan Carol S. North da bu deneyimini “Hoşgeldin Sessizlik” adlı kitabında dile getirir. Gaipten gelen seslerin idaresinde yaşadığı sekiz yıl boyunca sürekli "neden ben?" sorusunu soran Carol'un cevaplarında, toplumun nüvesini oluşturan aile kurumunun çarpıklığı ve bizzat toplumun otoriter düzen formatının ezdiği 'kayıp bireylik' halini buluruz.

İçgüdünün terki üzerine bina edilen uygarlık, uyumlu olmayan her şeyi tasfiye ederken, her düzenin önünde sonunda kendi düzensizliğini yaratacağını, hesaba katmazmış gibi görünüyor. Zira modern toplumun yan ürünlerinden biri de depresyon. İlaçlarla, uyuşturucularla, terapistlerle karşılıklı bir iletişim halinde önce hastalığı doğuran, sonra da tedavi etmeye çalışırken, “düzensizliği” yeniden üreten bu sistemin “delirttiği” insanlardan biridir Elizabeth Wurtzel.

Depresyon ve toplum

“Prozac Toplumu”nda, hayatını bir karabasana çeviren depresyonunun nedenlerini anlatırken ABD'nin toplumsal dokusundan da bir kesit sunar. Kendilerini, çocukların geleneksel bir aile yaşamında büyütülmeleri gerektiği yolunda köklü bir inançla; artık her şeyin mümkün olduğu ve isteyenin alternatif bir yaşam biçimini seçebileceği duygusu arasında sıkışmış bulan anne babalar döneminde dünyaya gelen Wurtzel, depresyonun daha bebek yaşlardayken başladığından dem vurur. Wurtzel'in annesi ile babası o daha on yaşındayken ayrılmış ve babası, tedavisi boyunca son derece duyarsız bir “rol” sergilemiştir.

Durumundan, diğer genç kızlar gibi ailesini sorumlu tutar. Sorunlarını uyuşturucularla ve duygusuz cinsel ilişkilerle gidermeye çalışan ama kendi içine kapanıp kalma halinden bir türlü kurtulamayan Wurtzel, hayalindeki baba imgesini geri isterken, inanıp seveceği insanlar olsaydı eğer, iyileşebileceğine inanır.

Karşılıklı güvensizlik

Bilinçaltına atılmış, baba merkezli aile içi problemlerin, yıllar sonra bilinçyüzüne, pek de tekin olmayan biçimlerde çıkmasının diğer örneğini Gülayşe Koçak'ın “Çifte Kapıların Ötesi”nde görürüz. Mutlu bir evliliği olan bir kadının, günün birinde yutamamaya başlamasıyla gelişen olaylar, onu uzun sürecek bir tedavinin eşiğine getirir. Simgesel olarak yutma sıkıntısı biçiminde ortaya çıkan sorun, sürekli sevilme isteği, kendine olan güvensizliği ve feedbackler'le anlatılan aile içi problemlerinde bulur gerekçesini.

Yutma sıkıntısı başlamadan önce kocasının bir başka kadına ilgi duyduğunu öğrenmesiyle, güvensizliği bir kez daha kamçılanır. Zaten, kocasının ailesi tarafından hiçbir zaman sevilmemiş ve onlara karşı savunmasız kalmıştır. En son gittiği ve Sfenks olarak adlandırdığı terapistiyle olan ilişkisinde de karşılıklı bir güvensizlik söz konusudur. Üç buçuk yıllık tedavisi sonucu, başkaldırısını ifade edebilmeyi ve sonrasında suçluluk duymadan hayır diyebilmeyi öğrenen Gülayşe Koçak, mücadelenin sonunun asla gelmeyeceğini öğretir okura.

Benzer bir kadınsı güvensizlik ile delilik sınırında yaşayan Ayşe Nil'in “Kaçıklık Diploması”nda karşılaşırız. Annesi de bir manik depresif olan Nur, aynı hastalığa yakalanır. Hastalığının başlaması ve ilerlemesi hiç kuşkusuz 'dışsal nedenler'le yakından ilintilidir: Güven vermeyen bir baba, acımasız bir ağabey ve sorumsuz bir koca... Bu sorunu besleyen yan motif ise birçok kadının hayata küsmesine neden olan şişmanlık, dolayısıyla beden olgusudur. Kadınları yemekkolikliğe iten nedenlerin de sorgulandığı kitapta, bedenle barışık yaşayarak, hiç değilse ezilmişliğin bu biçimine karşı durmanın gerekliliği dile getirilir.

“Ben kime kızgınım?”

Psikolojik tedavi sürecini dillendiren Barbara Gordon'ın “Her Şeye Rağmen Dans Edebiliyorum” adlı kitabında, yine olumsuz bir erkek modeli çıkar karşımıza. Başarılı ve mutlu bir kadın olan Barbara, sırt ağrılarını geçirmek amacıyla - terapistinin önerisiyle - başladığı valium'un giderek esiri olunca, ilacı bırakmaya karar verir. Ancak o günden sonra elli yedi gün boyunca evden çıkamaz. Ve gerçeği, aynadaki suretinde görür. Dostlarının yardımıyla evden kurtulan ve haftalar süren hastane yaşamından sonra, olayları yerli yerine oturtabilmek için yazmaya karar verir Gordon ve ortaya bu kitap çıkar.

Ancak herkes, yazarak arınma ve kendini kurtarma şansına nail olamaz, ne yazık ki... Üniversite yıllarında intihar girişiminde bulunduktan sonra özel bir klinikte (elektroşokları da içeren) yoğun bir tedaviye alınan ve bu dönemi 'Sırça Fanus' adlı kitabında anlatan Sylvia Plath, romanın yayımlanmasından bir ay sonra, 31 yaşındayken intihar eder. Yazma eylemine tutkuyla bağlı olan Plath, görenekçi yaşam ile bağımsız sanat arasında düştüğü ikilemden hayatı boyunca kurtulamamış, insanlarda bir türlü aradığı samimiyeti bulamamıştır; evliliğinde bile. “Kraliyet şairi” kocası Ted Hughes tarafından aldatılması, onu eni konu yalnızlığa ve çöküntüye sürükler. Ne geçmişin ne geleceğin gerçek olduğunu düşünen Plath, herkese kızgındır: "Ben kime kızgınım? Kendime. Hayır kendime değil, kim o peki. O (güncesinden kocası Ted Hughes tarafından çıkarılmıştır)... benim, yürekten gerçekten olduğumu duyumsayamadığım şey olmamı isteyen bütün annelere, yürekten olmadığımız şey olmamızı ister görünen topluma: bu insanlara, bu imgelere kızgınım ben!"

Doktorun deliliği

Acaba sadece toplumu reddeden, sağlıksız ailelerde büyüyen “sıradan” insanlar mı saplanıyor delilik girdabına? Halen John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri profesörü olan Kay Redfield Jamison, “Durulmayan Bir Kafa” adlı otobiyografik anlatısında, uzmanların da bu sanrıdan kendini arındıramadığını, bilme halinin, duygudurumlarının iniş çıkışlarına ne yazık ki kimileyin etki etmeyeceğini kanıtlıyor. California Üniversitesi Tıp Merkezi'nde çalışırken deliliğe doğru çıktığı yolculuğun başlangıçta, duygudurumlarının, enerjisinin ve heveslerinin olağan değişkenliği olduğunu düşündüğü için ilk on yıl hiçbir tedavi arayışına gitmeyen Jamison, manilerinin yan etkileri katlanılmaz hale gelince tedaviye boyun eğer. Jamison'un, askeri gelenek ve protokolün egemen olduğu, sembollerin ve itaatın her şeyden önemli olduğu bir toplumda yetişmesinin depresyonuna nasıl bir zemin hazırladığını anlatmaya gerek var mı?

Tüm bu “delilik günceleri”ne baktığımızda, her birinin modern çağda ortaya çıktığını görüyoruz. Aidiyet arayışındaki insan, yabancılaşmaya ve içe kapanmaya devam ederken, var olan toplumsal düzen de benzer rahatsızlıkların psişik bileşenlerinin gelişmesini teşvik ediyor. Peki, kendi kişisel deneyimlerini aktaran tüm bu yazarların kadın olmasını nasıl meşrulaştırmalı? Anlatılar, kadının ve kadınsal olanın bastırılması, tabi kılınması ya da olumsuzlanması üzerine temellendirilmiş eril dünyanın, kadını boğan bir dünya olduğunu açıklamıyor mu yeterince?

Kâğıda aktarılabilen delilik anları

  • Tımarhane Yolculuğu, Kate Millett, çeviren: Nesrin Kasap, Metis Yayınları, 1995, 383 sayfa.

  • Prozac Toplumu, Elizabeth Wurtzel, çeviren: Mefkure Bayatlı, İletişim Yayınları, 1997, 360 sayfa.

  • Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Joanne Greenberg, çeviren: Nesrin Kasap, Metis Yayınları, 1992, 280 sayfa.

  • Bir Şizofren Kızın Güncesi,M.A.Sechehaye, çeviren: Zehra Karaburçak Ünsal, Yol Yayınları, 1993, 175 sayfa.

  • Durulmayan Bir Kafa, Kay Redfield Jamison, çeviren: Pınar Kür, Oğlak Yayınları, 1996, 230 sayfa.

  • Her Şeye Rağmen Dans Edebiliyorum, Barbara Gordon, çeviren: İpek Van Den Born, Kuraldışı Yayınevi, 1999, 262 sayfa.

  • Sırça Fanus, Sylvia Plath, çeviren: Handan Saraç, Can Yayınları,1988, 272 sayfa.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Amerika Birleşik DevletleriİntiharKitapVan
Görüş Bildir