Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Cem Yılmaz, Ne İstediğini Bilen Ve Araştıran Bir Koleksiyoner

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Cem Yılmaz, Ne İstediğini Bilen Ve Araştıran Bir Koleksiyoner

Cem Yılmaz’la sohbetimizin sebebi, ne yıllardır binlerce insanı peşinden sürükleyen gösterileri, ne gişe rekorları yapan filmleri, ne de komedyenliği. Cem Yılmaz, gerçekten samimi, ne istediğini bilen ve araştıran bir koleksiyoner. Invader, Shepard Fairey gibi; sokaklardan çıkan, sisteme karşı ve isyankar bir tavır sergileyen, diğer taraftan galeri sistemini reddetmeyen sanatçıların işlerini beğeniyor. Taner Ceylan, Erinç Seymen, Yaşam Şaşmazer, Haluk Akakçe takip ettiği sanatçılardan sadece birkaçı.

Söyleşimizin sebebi, güncel sanata ilginizi ve bakış açınızı anlamak. Roma’dan dün geldiğinize göre, buradan başlayabiliriz. Roma’da müze ya da sergi gezebildiniz mi?

Bu sefer gezemedim, işlerim vardı. Ama şehir olarak bir müze gibi, etkiliyor beni. Daha önce, Ferzan Özpetek’in ‘Şahane Misafir’ filminin çekimleri için Cinecitta stüdyolarına gitmiştim. İtalyan ustalarının filmlerini çektiği stüdyolarda olmak çok etkileyici tabii. Orada usta – çırak ilişkisiyle bugüne gelinmiş, halen 50’lerden kalan dekorlar duruyor, analog çalışmaya devam ediyorlar. O zamandan bugüne, sinema geleneği sürdürülüyor.

Türkiye sinemasında bugüne baktığınızda, son dönem İtalyan sinemasıyla ne gibi paralellikler görüyorsunuz?

İtalyan sineması geleneği ve eski İtalyan filmlerinde parmağı olan insanların yetiştirdiği jenerasyonun halen orada olması tabii ki farklı. Organik bir ilişkileri var. Diğer taraftan, son dönem İtalyan sinemasının, seyirci reaksiyonu anlamında bizimkinden çok farklı olmadığını görüyorsunuz. Ya kitlesel ve ticari filmler, ya da ses getirecek yapımlar var.

Siz de ticari yönü ağır basan, gişe filmleri yapıyorsunuz. Aynı zamanda çizerlik, müzik gibi birçok farklı üretim alanlarınız var. Tüm bu alanlar arasında ‘sanat olarak görülenler ve bunun dışında kalanlar’ gibi bir ayrım yapıyor musunuz?

Örneğin sinemada şöyle bir şey var. ‘Sanat yönetmeni’ dediğimiz kişi, aslında unvanında ‘sanat’ kelimesi geçen tek kişi. Sanki onun dışında kimse sanatla ilgili bir iş yapmıyormuş gibi... Yönetmen bile koordinatör gibi görülüyor. Mizah dergilerinde bol balonlu, konuşmalı karikatürlerin sanat olmadığı, tek bir çizginin ‘daha da sanat’ olduğu konuşuluyor. Filmle ilgili de, ben çizim geleneğinden geldiğim için üretim aşamasında, dekor, kostüm stantardını önemsiyorum. Bunun aynı zamanda filmin istediği, seyircinin arzuladığı şeyler olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar yaptığımız işlerin basit ya da teferruatlı da olsa, hizmet ettiği şeye uygun olduğunu söyleyebilirim. Sanatsal değer olarak da, komedi filminde sofistike bir durum yaratmak zor. Buluşturduğunuz kitleyle ilgili...

Kitlenin düşüncesi ve talebi daha mı ön planda?

Bunu reddedemem. Sonuç olarak ilgilendiğiniz ve muhattap olduğunuz bir alan orası. Örneğin en umursamaz görünen bir sanatçı bile ‘ben koltuk takımıma göre resim istiyorum’ diyen biriyle karşılaşabiliyor, işini ona satabiliyor.

Koltuk takımına göre resim seçmek biraz düşündürücü. Diğer taraftan da, günün sonunda her şey beğeni meselesi ve koleksiyonerlik çoğu kişi için biraz da böyle başlıyor.

Evet, bunu şaşırtıcı bulmuyorum. İş almak tamamen kişisel. Fakat bunun ağır bir ‘’mafyası’’ var, biraz rahatsız edici. Bir galeriye girdiğinizde bir işi tercüme etmeye çalışmalarını hiç anlamıyorum. Bir esere baktığınızda yanınızda biten tipler vardır, irkilirsiniz, şimdi niye tercüme ediyor, dersiniz, ‘’Anlamıyorsanız yardımcı olayım’ tipleri. Halbuki ben sanatçıyla başka bir bağ kurmak istiyorum. Birinin kulağıma fısıldamasını istemiyorum. Ben, ‘’karikatürümü şu niyetle yazdım, bu niyetle oku’’ diyor muyum. Çok ‘’eğlenceli’’ dünyalar bunlar!

Peki siz nasıl eser seçiyorsunuz ve alıyorsunuz? Türkiye’deki fuarlara gittiğinizi biliyorum, fakat sanırım size olan yoğun ilgiden dolayı rahat gezemiyorsunuz.

Ben özellikle belli bir yere, bir sanatçıya bakmak için gidiyorum. Geziyi hızlandırıp nokta atışı yapıyorum.

Sanattaki bu pazar hissiyatı sizi soğutmuyor mu?

Başka türlüsünü bilmiyorum ama böyle aktiviteler ve açılışlar, sanatçının bir kenarda durduğu, görünmez olduğu, diğerlerinin şarap içtiği etkinliklere dönüşebiliyor. Bu mecbur.

Koleksiyoner yönünüzle ön planda değilsiniz. Örneğin yurtdışı fuarlarda, bienalde ya da başka önemli sergi açılışlarında sizi görmüyoruz. ‘’Cem Yılmaz da oradaydı’’ gibi bir haber çıkmıyor. Çoğunlukla nereden eser alıyorsunuz?

Koleksiyoner olup işin borsasını takip eden biri değilim. Bundan birkaç sene önce internet üzerinde artnet, artspace gibi sitelere rastladım. Onlara üye oldum. Baktım, amatörlere de bir dünya var. Ben yalnızca beğendiğim, ilgi duyduğum sanatçıları nasıl takip edebilirim diye bir merak başladım. Eğer ulaşılabilir şeylerse, almak istedim. Sonra baktım, dünyada her galeriye, sanatçı temsilcisine, sanatçıya ulaşabiliyorsunuz. Julien Opie’ye örneğin, mail attım. Sonra bir cevap aldım, burada bir galerisi varmış. Ben de hem ondan aldım, hem buradaki galerisinden.

Julien Opie’nin öncesinde neler var?

İlk İsmet Doğan aldım. Shepard Fairey’nin ‘Rock the Kasbah’ını aldım. Raicinden yukarı bir fiyata almıştım çünkü çok isteyen vardı. Fairey, Banksy gibi adamlar enteresan. Eserleri 1000 dolara da satılabiliyor, tek kopyalık bir iş de yapabiliyorlar. Banksy örneğin, şimdi İngiltere’de duvarları söküyorlar. Invader’ı beğeniyorum.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Cem YılmazİngiltereŞarapSinemamüzik
Görüş Bildir