Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Burçak Yüce Yazio: Kudüs Aynadır Görene

105PAYLAŞIM
Yazio Banner

Aynaları hepimiz biliriz değil mi?

Her gün en az bir kere karşısına geçer, zahiri görüntümüze bakarak kendimize çekidüzen verir, güne öyle hazırlanırız. Yeri gelir görüntümüzden hoşnut olur, zaman zaman da yılların yorgunluğunu taşıyan izlerimiz hüzünlendirir bizleri.

Elbette aynaları sadece kendimizi görmek için kullanmayız. Optik aletlerin içlerinde de mevcuttur mesela. Gözle görülemeyecek küçüklükteki şeyleri incelememize olanak tanıyan mikroskoptaki aynalar, varlığından bihaber olduğumuz mikroskobik canlıları görmemizi sağlar. Veya yansıtmalı teleskoptaki aynalar cisimlerin büyüyen görüntülerinin gözümüze ulaşmasına yardımcı olarak uzayın derinliklerindeki yıldızları, gezegenleri, uyduları bizlere yakın eder. 

Peki, aynaların içyapısını, yansıtıcı özelliğini nasıl kazandığını merak ettik mi hiç?

Bir aynanın yolculuğu üzerindeki camın mineralsiz su ile yıkanmasıyla başlar. Çünkü suyun üzerindeki ufacık bir mineral bile camın yüzeyine zarar vererek kalitesini düşürür. Sonra sırlama dediğimiz yöntemle camın arka yüzeyi ilk olarak birinci metal ardından ikinci metal olan gümüşle kaplanır. Sırlanarak yansıtma özelliği kazanan aynalar akabinde fırınlanır ve birkaç aşamanın ardından kesimi yapılarak karşımıza gelir.

Şimdi Kudüs kelam edilirken aynaya ne hacet diyebilirsiniz.

3 yıl önce Kudüs ziyaretim sonrası evime dönüp görünmeyeni görünür kılan aynaya ilk baktığım an karşımda bana bakan kişinin giderken son bir kez aynaya bakan kişiyle aynı siluette olmadığını fark etmiştim. 

Değişmiştim sanki; değiştirmişti beni kutsal toprakların havası, suyu, dağı, taşı, toprağı…

Kudüs kendi naif haliyle ruhuma hitap ederek görünmeyeni ortaya çıkarmıştı sanki. 

Ya da ben öyle görmek, öyle inanmak istiyordum… 

Ziyaretimi çok geciktirmiş olduğumu ne yazık ki ancak oralara vardığımda anladım. Her günümü dolu dolu geçirmek istememdeki telaş sanıyorum biraz da bundan dolayıydı. Tel Aviv hava limanına iner inmez grubumuzla Yafa şehrine varmak üzere yola koyulduk. Vardığımızda önce alabildiğine uzanan bir sahil şeridine yaklaştık. Hz. Yunus peygamberin kavmini terk etme mecburiyetinde kalarak denize açıldığı sahili gördüğümü öğrenmekle hüzünlendim. Gökyüzünün ve denizin birbirine karışan maviliğinde yüzüme esen ılık rüzgârın mis kokusunu içime çekerken balina tarafından yutulan Yunus peygamberin pişmanlıkla Yaradan’dan affını isteyişindeki mahcubiyeti de çektim içime. Her dalga sesinde üzüldüm! Sonra affedilişi geldi aklıma, mutlu oldum bu sefer de. Nihayetinde tövbesi kabul edilmiş, onu yutan balina kendisini sağ salim kıyıya ulaştırmıştı. 

Güneş ötelerden göz kırparken bizler devam ettik sırlı yolculuğumuza. Devamında bizi daha nelerin beklediğini bilemeden…

Yafa şehrini gezerken Osmanlı izlerini görmek evimizde hissettirdi. Ecdadımızın geçmişte buraları nasıl sahiplendiğini bıraktıkları eserlerle keşfettik. Şehri daha bir güzelleştiren camileri, çeşmeleri, saat kulelerini gördükçe göğsümüz kabardı. O eserlerle gelecek nesillere, bizlere verdikleri mesajları anlamaya gayret ettik. Her biri Osmanlının yüzyıllar boyu ayakta durabilme nedeniydi sanki. Biz, üzerimize emanet edilen bu mübarek şehre sahip çıktığımızda hayatımızdaki yansımaları da verdiğimiz değer ölçüsünde güzelleşiyordu. Yüzümüzü Kudüs’e döndükçe o da tüm güler yüzüyle, sıcacık selamlıyordu bizi.

Kudüs elbette sahipsiz değildi!

Bu kutsal topraklar her ne kadar Müslümanların haremi yani namusuysa da onun sahibi yüce Yaradan’dı. Üzerimize düşeni yapmasak bile bir gün gelir ebabil kuşları yine gökyüzünde süzülürdü. Dünya, kulluğumuzu gösterme sahası ise burada önemli olan emanete sahip çıkabilecek, oraya uzanan eller, diller karşısında ne pahasına olursa olsun dimdik durabilecek şahsiyette olup olamadığımızdı.          

Yolculuğumuzda bir sonraki durağımız tecrübe dağının etekleriydi. Hz. İsa’nın (a.s) kırk gün boyunca inzivaya çekildiği dağ olduğunu öğrendiğim ve peygamberlerimizin yaşadığı yerlere böylesine yaklaşabildiğim o an bir kez daha orada olduğuma şükrettim. Güneş, tecrübe dağının ardından kızıla dönen ışığıyla usulca batarken civardaki halkın ikramları, sıcacık, yürekten karşılamaları arasında ne kadar sevildiğimizi anlayıp dünya gözüyle daha neler göreceğimi merak ettim.

Sırada görmeyi en çok arzuladığım, niyet ile ziyarete izin verilen üç mescidden biri olan Mescid-i Aksa vardı. Tecrübe dağından ayrılıp otobüse bindiğimiz andan itibaren akşamın loş karanlığında Peygamber Efendimizin (s.a.s) bir gece Burak bineğine binerek Mescid-i Haram’dan hareketle vardığı yeri, çevresi mübarek kılınan o kıymetli mescidi aradı gözlerim. 

Yolculuk tur rehberimizin bilgilerini aktarmasıyla devam ediyor, Kudüs’ün doğusuna doğru ilerliyorduk. Bir süre sonra otobüsten indik. Filistin halkının dükkânlarının bulunduğu dar ve sevimli taş sokaklarından geçtik. Biz ilerledikçe onlar arkamızdan “Türkiye” diye seslenerek orada bulunup Kudüs’e sahip çıkma gayretimize sanki bizden çok sevindiler. Onların mutluluğuyla ayrıca mutlu olduk. Öte yandan mübarek şehrin, 1967’den bu yana İsrail’in işgali altında olduğunu da iyiden iyiye görür olduk. Neşemiz yerini hüzne bıraktı. 

Yolun devamında etrafı surlarla çevrili Harem-i Şerif’in giriş kapılarından birine ulaştık. Kendi haremimize girerken İsrail askerlerinin gözetiminden geçmek, vaziyetin bu olacağını önceden bildiğimiz halde her birimize çok ağır geldi. Grup olarak akın akın topluca buralara akmamızın gerekliliğini de en çok o an hissettim. 

Hüznümü bir yana bırakmaya gayret edip edeple etrafı zeytin ağaçlarıyla bezeli avluda kızımın elini tutarak yürümeye başladım.

İşte meşhur kubbesiyle göz alan Kubbet-üs Sahra tüm ihtişamıyla, etkileyiciliğiyle karşımdaydı. Tevazu ile ihtişamı aynı anda hissetmek garipti ama bana hissettirdiği duygular tam olarak böyleydi. Akşam olmasına rağmen gerek kubbesi gerekse yine ecdadımızın özenle yaptırdığı ağırlıklı olarak mavi, turkuaz renkli, farklı tonlardaki çinileriyle ışıl ışıl parlıyordu ve o an bir kez daha neslimizle gurur duymuştum. 

Akşam namazını bu kubbenin altında, Peygamber Efendimiz’in miraca yükseldiği yerde kıldık. İçeride, mescidin ortasındaki etrafı çevrili kocaman kaya parçasını daha sonradan fark ettim. Meğer Peygamber Efendimiz’in miraca yükseldiği yer tam olarak burasıymış. Ayrıca Yaradan yeryüzünü yaratmaya önce bu kayadan başlamış ve nice peygamber buraya yüz sürerek üzerinde kurbanlar kesmiş, burada ibadet etmiş. 

Grubumuzla birlikte sadece bir oda büyüklüğündeki alt kata indiğimizde ismi muallâk taşı olan kutsal kayanın tam altında tefekkür ederken içimizi tarifsiz bir huzur kapladı. Sanıyorum nedeni yeryüzünde Allah’a yakın olmanın son noktası olan yerin ana kucağı hatta rahmi gibi etrafımızı çepeçevre sarmasıydı. 

Kubbet-üs Sahra avlusunda grubun kalanlarıyla bir araya gelerek ‘en uzak’ manasına gelen Mescid-i Aksa Cami'ne doğru adım adım ilerledik. Yavaş adımlarla yola devam ederken dikkatle kulak kabarttığımız rehberimizden Mescid-i Aksa Cami'nin, Hz. Süleyman’ın cinlerini de çalıştırarak yaptırdığı mabedinden kalan batı duvarına (Burak duvarı) bitişik olduğunu işittik. 

Yol boyunca edindiğim her yeni bilgiyle hayal gücümü zorluyor; Süleyman peygamberin mabedi inşa ettirişini gözümde canlandırmaya çalışıyordum. Akabinde Burak duvarının isminin geçmesi bana miraç hadisesinin başlangıcını hatırlatıyor bu sefer de Peygamberimizin bineğini Burak duvarına bağlamasının ardından yaşananları düşünüyordum.

Caminin içine girmek üzereyken zamanla zarar görerek yıkılmış olan Süleyman mabedinden kalan yapının yerine Hz. Ömer’in namazgâh tarzında bir mescit yaptırdığını Kudüs fethedildikten sonra Emevi halifesi Velid bin Abdülmelik tarafından tekrardan inşa edildiğini ve Osmanlı padişahlarının Müslümanların ilk kıblesi olmasından mütevellit özellikle önem arz eden bu camiye birçok kez tamiratlar, eklemeler yaptırdığını öğrendik.

Harem-i Şerif’in içindeki kıymetli yapılar bunlarla sınırlı değildi.

Etrafı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı surlarla çevrili yüz elli dönümlük kutsal arazinin içinde ayrıca yine buranın imarına verdiği önem neticesinde Osmanlı devletinin izlerini taşıyan Burak Mescidi, Mervan ve Kadim Mescidleri, sıra sıra dizili medreseler, kubbeler, namazgahlar, halvethaneler, su kuyuları, sebiller, kemerler bulunuyor, zeytin ve selvi ağaçları ise kendine has güzelliğine ayrıca güzellik katıyordu.

Hatta bahsi geçen kemerlerden bir tanesinin bizlere anlatılan hikayesi o sırada içimizi burkmuştu. Meğer Kudüs’te dört yüz bir yıl hüküm süren Osmanlı devleti Kudüs’ü kaybettiğinde İngilizler girinceye kadar belde yağmalanmasın diye ardında bir artçı bölük bırakmış. Ve o bölükten ismi Hasan olan onbaşı güney kemerlerinden birinde elli yedi yıl nöbet tutmuş... 

Arkadaşları teker teker vefat etmiş bir o kalmış… 

Kendisini unutmamıza rağmen devletine küsmeyi, davasından vazgeçmeyi aklına getirmemiş... 

Sonunda bir gün o da ömrünü adadığı topraklardan sessiz sedasız ahirete göçerek görevini nihayete erdirmiş… 

Ziyaretimizin ertesi günü Kubbet-üs Sahra’yı bir de gündüz gözüyle görmek, güneşin ışığının ayna misali altın kaplamalı kubbesinden yansıyışına şahit olmak, önceki gün yaşadıklarım, öğrendiklerim, içinde bulunduğum atmosfer bundan mütevellit buraların zayıf hafızamdan silinmesini imkansız kılmıştı. 

Bizler hayranlıkla mescidi seyrederken rehberimizden caminin, Hz. Ömer’in (r.a) kutsal toprakları fethi sırasında yenilendiğini hatta kendisinin de bizzat çalışarak molozları temizletip kutsal kayanın üzerine sade bir mescit yaptırdığını, Emeviler döneminde halife Abdülmelik bin Mervan’ın bu mescidi büyütüp yenileyerek Ömer Cami olarak da anılan Kubbet-üs Sahra’yı inşa ettirdiğini öğrendik. İlerleyen yıllarda haçlı saldırıları sonrası Hıristiyanların Hz. Ömer Cami'ni yıkarak yerine kilise yaptığını, İslam’ın büyük kumandanlarından Selahaddin Eyyübi hazretlerinin Miracın yıldönümünde zafer gününe değin uğruna gözyaşı döktüğü Kudüs’ü sevinç gözyaşlarıyla fethetmesinin ardından bu kiliseyi yıkıp yerine sanatsal şaheser Kubbet-üs sahrayı temelinden yükseltmiş olduğunu, yine haçlılarca tahrip edilen Mescid-i Aksa’yı kendi elleriyle süpürüp gülyağıyla yıkadığını rehberimizden işittik.    

Kudüs’ün sokaklarında ve civarındaki şehirlerde gezdiğimiz diğer günler de hepimiz için heyecan vericiydi. Nebilerimizin izini sürmeye gayret ettiğimiz yol boyunca bir sonraki adımın bizi nerelere götüreceğini, hangi kapıları aralayacağımızı merak ettik. 

Tarihi yapıları, eski şehrin sokaklarındaki mescidleri, tekkeleri, Mevlevihaneleri, surları, zeytin bahçelerini, zeytin dağını gezindiğimizdeki, mahcubiyetle huzurunda bulunduğumuz peygamberlerimizin, cümlelere sığmayacak kıymette ömür geçiren evliyaullahların, Selman-ı Farisi hazretlerinin, Rabiatül Adeviyye hazretlerinin makamlarına vardığımızdaki huzurumuz, mutluluğumuz, Hıristiyanların, Yahudilerin biz Müslümanlara kıyasla Kudüs’ü nasıl sahiplendiklerini görmekle yine yarım kaldı. Kudüs şehitlerinin Beytü’l Makdis’in surlarının hemen bitişiğinde yer alan ve varlığıyla halen dahi haremini korumakta olduklarına inandığım kabristanında bulunurken mahcubiyetten yüzüm kızardı. Ziyaretimi bu denli geciktirdiğim için bir kez daha utandım. 

Hele ayrılık günü Batı Şeria’daki el-Halil şehrinde şahit olduklarımız içimizde yanan alevi körükledi. İbrahim aleyhisselamın makamına yüz sürmek için yola revan olurken göreceğimiz manzaradan ötürü üzüleceğimizi tahmin eden rehberimiz deneyimlerini aktararak bizleri hazırlıyordu. 

Otobüsten indiğimizde giriş çıkışları yine zalim İsrail yönetiminde olan ve birçok peygambere ev sahipliği yapmış kutsal bölgeye yakışmayacak çatışmaların izlerini, mazluma uygulanan baskının şiddetini ayağımızı basar basmaz fark ettik. Gittiğimiz istikametteki terk edilmeye mecbur bırakılmış ıssız tarihi sokaklar,  iki üç katlı yıkık dökük taş evlerle bizleri karşılıyordu. 

Gözlerindeki tedirginliği tebessümle perdelemeye çabalayan Filistinli masum çocuklar eli silahlı İsrail askerlerinin arasından geçerek yanımıza yanaşıyor, maddi imkânsızlıkları her halinden belli olan yavrularımız sadaka vermemiz için umutla ellerini açıyordu. Aramızda topladığımız iki üç kuruşun yüreğimize birkaç damla su serpmesinden başka bir işe yaramayacağını bilsek bile o gün elimizden geleni yapmak adına grupça çırpındık diyebilirim.

Yolun devamında sokak bizi Rabb’imizin yakın dostu İbrahim aleyhisselam ile ailesinin makamına ulaştırdı. Hatırladıkça tekrar tekrar tüylerimin ürperdiği Hz. İbrahim Cami'nin o mübarek kapısından içeri girerken belki de üç gün boyunca içimde biriktirdiklerim gözyaşlarımla boşaldı. İçeride tam karşımda Hz. Sare validemizin türbesini gördüğüm an kendimi zapt edemez halde hıçkıra hıçkıra ağladım. 

Sare validemizin karşılamasının akabinde içeri doğru ilerleyerek Hz. İshak peygamberin ve hanımının türbelerini görmek sanki evlerinde ağırlanıyormuş gibi bir his uyandırdı bizlerde. Bu hislerle ilerlerken bir de caminin içerisindeki ufak odada İbrahim aleyhisselamın türbesini gördü nemli gözlerim. Gözyaşlarım bu sefer sakince yanağımdan süzüldü. O an içime öyle bir sıcaklık aktı ki tarifi mümkün değil. İbrahim peygamberin makamının hemen yanında yanan kandiller misali benim de yüreğim yandı. 

O sırada Hz. Yakup ile oğlu Hz. Yusuf peygamberin kabirlerinin de burada, aynı caminin içinde lakin kontrolünün Yahudilerde olduğunu öğrendik. Ne acı ki El Halil şehri Filistin devletinin idaresinde olduğu halde caminin kontrolünü İsrail kendi elinde tutuyordu. 

Makamlarını ziyaret ümitlerimiz tam tükenmişken nasıl olduğunu anlayamadan görevli tarafından Hz. Yusuf aleyhisselam makamının kapısı açıldı bizlere. Usulca kapıdan içeri girip sandukanın hemen yanı başına dizlerimizin üstüne oturduk. Peygamberimizin bu denli yanına yaklaşabilmenin mutluluğunu yaşadık.      

Camiden çıktığımda değişik bir ruh haline bürünmüştüm. Böylesine güzel ağırlanmışken Hz. İbrahim aleyhisselamdan uzaklaşmak, bu topraklardan ayrılmak istemiyordum. Hele ki rehberimizden duyduklarımdan sonra… 

Uluslararası hukuka göre yerleşimi yasa dışı olmasına rağmen burada dört yüz bini aşkın Yahudi yerleşimci bulunuyor, haksız yere buranın havasını soludukları yetmezmiş gibi bir de yerel halkın doğu Kudüs’e geçmesini yasaklıyor, sivil halkı ablukaya alıp ellerinde silahlarla gövde gösterisi yapıp fiziksel ve psikolojik baskıyla Filistinli Müslümanları yıldırmaya çalışıyormuş.

Tüm imkânları ellerinden alınan halkın çaresizliğini bizzat gördüğümden memlekete dönmek artık vefasızlık gibi geliyordu bana.

Lakin elden gelen bir şey yoktu. Biçare otobüse bindik. O an bunun bir veda olmayacağını hissettim. En kısa sürede tekrardan geleceğime inanmak ayrılık acısını kısmen hafifletti. Böylece memleketime geri döndüm. 

Gelmeseydim, görmeseydim orada bu denli azınlıkta kaldığımızı, İsrail askerlerinin gerek doğu Kudüs’teki gerekse Batı Şeria’daki yerli halkı evlerinden baskı ve tehdit yoluyla veyahut çok ciddi meblağlar teklif ederek tehcir etmeye çalıştıklarını bilemeyecek, bunca zaman üç maymunu oynayışımı, duyarsızlığımı; aynı zamanda bu yaşıma kadar edindiğim hiçbir tecrübeyle mukayese edilemeyecek güzellikleri ve mizacımda yarattığı etkiyi fark edemeyecektim. 

Nihayetinde kendini Kudüs’ten soyutlayan, imkanları, koşulları elverdiği halde oraları ziyaret etmek istemeyen kişinin aynada zahiren bir görüntüsü belirmekle beraber batıni manada imanla parıldayan bir görüntü beklemesi beyhude olurdu anladım.

İslam tarihinin büyük hükümdarlarından Nureddin Zengi’nin Mescid-i Aksa fethedildiğinde kullanılması için özenle yaptırdığı ve o zamanlar sadece komutanı olmakla kalmayıp oğlu gibi gördüğü Selahaddin Eyyübi hazretlerine yerine yerleştirmesini vasiyet ettiği eşsiz minberin Siyonist bir kişi tarafından yakılması sonucu mescidin alevler içinde kaldığı gün tüm İslam âlemi için bir milat sayılmalı, o kara gün Müslümanlar seferber olup dünyaya sesini duyurmalıydı. Sonuç itibariyle Kudüs bu zamana kadar Müslümanların kanayan yarası değil gülen yüzü olmalıydı. 

Kudüs bizdik, biz Kudüs’tük! 

Bundan başkasını düşünmek mümine yakışmazdı. Mescid-i Haram, başta Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere insanı insan-ı kamil mertebesine ulaştıran peygamberlerimizin izlerini taşırken düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürer gibi kendimizi haremimizden ayrı bir yere koymamız hele ki işgal altındayken vicdanımızı son derece rahatsız etmeliydi. 

Kıyamete değin insanlığa rehber olacak Kuran-ı Kerim’de hususi olarak ismi zikredilen, kıymetinden ötürü yüzyıllar boyu büyük istilaları üzerine çeken bu kutsal mekânı namusumuz bilmeli, haremimize o nazarla bakmalıydık. 

Neyse ki hatalarımızdan dönmek için hala çok geç değil! 

Gazze’de eli silahlı İsrail askerlerine karşı savunmasız kalarak yalnızca yüreğindeki iman gücüyle direnen Müslüman halk davası uğruna can verirken,  Mescid-i Aksa Cami'nin zeminine zarar veren kazılar, izinsiz ziyaretler, eski tapınağın burada olduğu iddiasıyla onu yeniden inşa etme tehditleri, bizleri adaletsizce uzakta tutma çabaları sürerken, Nureddin Zengi’nin yaptırdığı diğer minber henüz Hz. İbrahim Cami'nde sapasağlam durmaktayken ve bu camide İsrail saldırılarıyla Müslümanların tekrar şehit olmasını beklemeden işte bugünden itibaren Kudüs’e gösterilen herhangi bir hürmetsizliği kendimize gösterildi addetmeli, uzatılan niyeti bozuk elleri yine bizlere uzanan eller olarak düşünmeli, ona göre birlik olarak vaziyet almalıyız. Gerçek Müslümanlık bunu gerektirir zira. 

Orada yaşayan, biz Müslümanların yardım elinin uzanmasını bekleyen din kardeşlerimizin yıllar boyu uğradığı haksızlıklar ve koşulları ne kadar kötü olursa olsun evlerini terk etmeyi akıllarına dahi getirmemelerindeki dirayet bizim içimizde de bir yer bulmalı, ayaklarına taş takılsa bizler uzanarak tutmalıyız sıkıca ellerinden. 

Kudüs’ün bağrında ne varsa, ne yaşandıysa bizim yüreğimizde de bir yansıması olmalı muhakkak. Belki de aynaya her bakışımızda Kudüs’ü hatırımıza getirmeli, oralardan bizlere ulaşanları dikkatle okumalıyız. 

Fiziki görüntümüzü görme imkânı sağlayan aynaya bakarken aslında özümüzü de görmeli, tekrar kavuşuncaya değin hasretle Kudüs’ü seyretmeli, aynanın sırlı kısmından yansıyan görüntüler eşliğinde bir yandan da Kudüs’ün sırrına ermeye gayret etmeliyiz. 

Yansımalar arasında kendimizi de görmeli, oraları tasavvur ve tefekkür etmeliyiz. 

Misal, memleketimize döndüğümüzde dahi zaman zaman aynadaki kederli simamızı gördükçe mübarek Kubbet-üs Sahra belirmeli karşımızda. Derde düştükçe, kendimizi çaresiz hissettikçe iki cihan serveri Efendimiz’in hüzün yılında gerçekleşen gece yürüyüşünden feyiz almalı, dualarla Rabb’imizin huzuruna yürümeli, fiziken olmasa bile içimizde miraç deneyimini yaşamalı, Yaradan’a yakınlaşmalı, derdin dermanını yine O’nda (c.c) aramalıyız. 

Yafa sahilinden nebimiz Yunus aleyhisselam ile beraber açılmalıyız denize. Pişmanlıkların tövbe ile karşılık bulduğunu görüp her günahımızda çekinmeden, ümidimizi yitirmeden Rabb’imize sığınmalıyız.

Kudüs aşkının harlı ateşi sönmeye yüz tuttuğunda peygamberlerin babası İbrahim aleyhisselam ve ailesinin huzurunda olduğumuzu hissetmeliyiz. Onların sevgisi, makamındaki hiç sönmeyen kandillerin sıcaklığı gibi sıcacık ısıtmalı tekrardan içimizi. 

İsa peygamberin oruç tutarak günlerini geçirdiği Tecrübe dağındaki “tecrübelerini” düşünmeli, onunla hemen yanındaymış gibi duyduğu heyecanı tatmalı, havarileriyle zeytin ağaçları arasında gezindiği bahçede beraberce gezinmeliyiz. 

Davut peygamberin doğup yaşayıp büyüdüğü yerlerde beraberce dolanmalı, dağı, taşı, uçan kuşu kendine hayran bırakan sesinin yankılarını işitmeli, inşaatına başlattığı Mescid-i Aksa’nın duvarlarına yüz sürmeli, tarihi dokunun kokusunu içimize çekmeliyiz.

Daha çocuk yaşta kardeşleri tarafından bu kutsal topraklardaki kuyulardan birine atılarak ölüme terk edilen Yusuf aleyhisselamın yardımına koşar gibi koşmalı, elimizi uzatmalıyız darda kalan halka.

Süleyman peygamberin son nefesini verirken dahi dimdik ayakta, vazifesinin başındaki halini, görev aşkını kendimize örnek almalıyız. 

Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Ömer ile birlikte gelen Bilal Habeşi hazretlerinin Peygamberimizin vefatından sonra ilk kez duyulan ezanı orada bulunan herkesi nasıl ağlattıysa, bizler de her ezan sesinde bu kalbi duygularla ilk kıblemizi hatırlamalı… 

Düşman, Filistinli kardeşlerimizin kanını dökmek için adeta fırsat kollarken bireysel gücümüzü hafife almadan “tek başıma ne yapabilirim ki?” sorusunu sormadan önce Mescid-i Aksa’nın son Osmanlısı Onbaşı Hasan’ı hatırımıza getirmeli, onun gibi samimiyetle haremimize sahip çıkmanın fırsatını kollamalıyız.  

Beytü’l Makdis’in içindeki İslam müzesinde sergilenen Nureddin Zengi’nin suikasta kurban giden minberinin yüzeyini kaplayan küller, bizlere hele de bu kritik günlerde zamanında gösteremediğimiz basiretle küllerimizden doğmanın gerekliliğini hatırlatmalı… 

Muzaffer kumandan Selahaddin Eyyübi hazretleri ve şahadet şerbetini içen aslanlarının zaferi kazanırken duyduğu heyecanını içimizde yaşatarak yüreğimizde Kudüs’ü tekrar tekrar fethetmeliyiz.  Nihayetinde Kudüs sevgisi de kalbimizi fethetmeli.

Velhasıl Kudüs sadece Kudüs’te kalmamalı!

Harem-i Şerifi görmekle ayrı bir parıldayan gözümüzün nuru yolumuzu aydınlatarak bizleri alıp oralara götürmeli. 

Halimizle, duruşumuzla Kudüs’ü yansıtmalı, tanıtmalı, hatırlatmalıyız etrafımıza. Ayna misali görünmeyeni göstermeli, uzakları yakın etmeliyiz. 

Tabi düzgün yansıtabilmek için aynanın yapılma işlemi gibi önce iyice yıkanmalı, yani manen arınmalı, nefsani duygularımızdan arda kalan tozumuzu silkelemeliyiz üzerimizden. Kirimizi, pasımızı söküp atmalıyız içimizden. Ardından Kudüs aşkıyla ateşlere atılır gibi yanmalıyız derinden.

Evet, hem bizler Kudüs’ün aynası olmalıyız hem de Kudüs Müslümanların sırlı aynası kabul edilmeli... 

Sırlı kısmından yansıyanlara bakarak Müslümanlar kendi ahvalini görmeli...

Gördüklerinden dertler, dersler çıkarmalı… 

Selametin, huzurun, kardeşliğin başkentine yakışmayacak her türlü belanın müsebbibi olabileceğimizi düşünerek vicdanlarımızı yoklamalıyız. 

Ve bu musibetlerin dönüp dolaşıp başımıza daha büyük bela olma ihtimali unutulmamalı!

Zamanında bu vicdan muhasebesiyle ve Allah aşkıyla Hz. Muhammed peygamberin Medine modelini kendine örnek alan ecdadın, Kudüs’te yüzyıllar boyunca farklı medeniyetleri huzurla bünyesinde barındırdığı, farklı inanışlara sahip olanları dışarıda bırakmaya muktedirken aksine hoşgörüyle dinlerini, kültürlerini yaşamalarına izin verdiği iyi bilinmeli. 

Kanuni Sultan Süleyman tarafından Yafa Kapısı girişine “La ilahe illallah İbrahim halilullah” yazdırılması bilhassa dikkatimizi celp etmeli. Çünkü kitabenin diğer inanışların ortak değeri olmasından ötürü kimseyi rahatsız etmeyişi, onlardaki hassasiyeti gözler önüne seren en somut örneklerinden biri olarak günümüze ulaşmıştır. Ki kaynaklardan tespit edildiği üzere o dönemde Osmanlı’nın hüküm sürdüğü bütün bölgelerinde “La ilahe illallah Muhammedun resullullah” kitabesi yazmaktaydı. 

Buradan hareketle bizler de ecdadımızın kutsal topraklara gösterdiği ehemmiyeti, hürmeti, nezaketi, adaletle hükmedişi, bilhassa ötelerden dahi olsa haremini sahiplenişini önce kendimiz hatırlamalı, lazım geldiğinde gereken herkese hatırlatmalıyız.

Umarım bundan sonra aynada gördüklerimiz her birimizi her daim mutlu eder. Tıpkı ecdadımızın başardığı gibi Kudüs, içinde huzurla yaşayan halkı, sokaklarında sevinçle koşan umut dolu çocuklarıyla, mühür vurur gibi şehrin sokaklarına miras bıraktığımız ayak izlerimizle hoş bir hatıra olarak gelecek nesillere aktarılır. Ve onlar Allah’ın izniyle emanetlerine bizlerden daha çok sahip çıkarlar.

Dua ile…

Demiştim yıllar önce. 

Bugünün geçmişi aratacağını bilemeden…

Facebook

Instagram

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
mky41

O kadar güzel anlatmışsınızki Sizlerlerle birlikte bizde oraları gezmiş olduk.Yüreğinize sağlık 👏🏻👏🏻👏🏻

Görüş Bildir