Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Bu Ne Alaturkalık?

64PAYLAŞIM
Yazio Banner

Türkiye’de  ‘kategorik karşıtlık ya da kategorik düşmanlık’ diyebileceğimiz bir şekil, hızla yükseliyor. Siz eğer, birilerinin fikirlerine uygun beyanlarda bulunmuyorsanız, ya da onun cümleleri ile konuşmuyorsanız,  en hafifinden cahil – budala, yalaka ve her hakarete müsait kişisiniz. Demokrasi fikrinin, kavrayışının hastalıklı olduğu, demokratik kurumların- kuralların yerine iyi oturmadığı ülkelerde bu işler maalesef böyle oluyor. Herkes her şeyi biliyor, herkes mükemmel. Ama artık gerçekten pes dediğimiz noktadayız. Bu ne alaturkalık? Sınırları kaldıran sosyal medya hakaretten, tehditten, üslup fukarası insanlardan geçilmiyor. Elbette duruşunuzu, dünya görüşünüzü veya siyaseti belirli bir karşı oluş üzerinden kurarsınız ya da bir sınıf çerçevesinden bakarsınız. Örneğin Marksistler açısından, iktidar tarafından yapılan hamle, işçi sınıfı çıkarlarına uygun mudur değil midir diye değerlendirilir. Merkez sağ partiler, işin daha çok sermaye tarafıyla ilgilidir. Sosyal demokratlar ise,  yapılan hamlelerin getirdiği zenginlik tabana yayılıyor mu- yayılmıyor mu sorusunun cevabını arar.  Ama amaç bağcıyı dövmek değil, bağdan üzüm yemektir. Sonuçta, kendi savlarımızın doğruluğundan bu kadar eminsek, bu telaşe, şiddet niye? Tartışmaya, eleştiriye evet, hakarete –ucuzluğa hayır.  

Peki, neden bu alaturkalık farklı kitleler arasında bile aynı şekilde yaygın? Aslında ‘’partiler ötesi demokrasi bilinci’’ yerleşmemiş ülkelerde, milletin demokrasi bilinci de olmuyor. Dolayısı ile demokrasinin karşılıklı bir paylaşım, anlayış gerektirdiği içselleşemiyor.  Bugün tüm derdimiz güç devşirmek. Oysa siyaseti, yazılan bir makaleyi veya ortaya konan bir savı kategorik düşmanlık üzerinden eleştirmek yerine, yapılanı- yazılanı anlamaya çalışmak çok daha iyi sonuç verir.  Sorunuz varsa, sorarsınız. İtirazınız varsa, edersiniz. Üstenci bir anlayışla, yapılanı – ortaya konulanı küçümsemek en hafifinden ,  kendi kendine yazık eden Türkiye fotoğrafı yaratır.  Dahası, karşısındaki ile kategorik nefret üzerinden derdi olan bir ‘’muhalefet’’, beklenen demokratik toplumsal dönüşümü yapabilir mi? Elbette ki hayır.

Sevgili okur ne dersiniz kendimize şu soruyu soralım mı? İyi de demokrasi bilinci oturmamış bir toplumun aydını, tartışmasını bilebilir mi? Kimilerinin iddia ettiği gibi, yetersiz kitlelerin varlığında demokrat olmak zorsa, yetersiz aydının olduğu yerde demokrasi nasıl tariflenir? Neye – kime göre?

Toplumun bir kısmı zihninde;  n’olacak bu memleketin hali sorusu ile canhıraş uğraşıp, birbirini  yiyip bitirirken, kimi aydınların durumu da farklı değil. Aslında benzer kuşkular ve kafa karışıklığı yaşadığımız dünyaya dair havada uçuşan analizler yapıyorlar... TV programlarında yer alan kimi tartışma programlarına, gazetelerde ki  kimi köşe yazarlarının bilmiş üsluplarına bakınca, görünür olmaktan aldıkları cesaretle, kendi söylemlerini tek gerçeklik olarak kabul ettiklerini düşünüyorsunuz. Oluşturdukları mahallelerde, körler sağırlar misali birbirlerini kutluyorlar. Aslında insanın içi acımıyor da değil, çünkü zeki oldukları için oradalar. Ama bilgili olmak ve entelektüel olmak farklı şeyler. Evet, kamuoyu oluşturuyorlar. Ama, yüksek entelektüellik düzeyine ya da tarihte bir yere denk düşecek bir birikime, kaç tanesi sahip, bu tartışılır.   

Tarihe dönüp baktığımızda, değeri olanların hemen görünür olmadığını kolaylıkla fark ederiz. Dahası, makbul olanların tarihsel olarak bir yere denk düşenler olduğunu ve o tarihsel bağlam içinde ortaya çıktıklarını anlarız. Entelektüel olma iddiasındaki bir vasat,  tarihte varlığını sürdürebilmiş değildir. Gerçi günümüz aydınının! bir çoğunda böyle bir hedef olduğunu sanmıyorum..  Dahası, insan aklı tarihsel bağlamda değeri olanı sezinler. Kısaca, nasıl sanat ve felsefe vasat olanı mutlaka dışına atıyorsa, bu hayatın her alanında da böyledir. Yani görünür olmak, temel olarak bir şeyin ölçüsü değildir.  Öte yandan günümüzde, gazetecilik mesleğine yüksek entelektüellik anlamında ya da kamuoyu zihniyeti oluşturmak anlamında baktığımızda, müthiş bir değer kaybı görüyoruz.  Elbette her gazetenin, medya kuruluşunun, gazetecinin dünyayı kavrayış yolu vardır. Bunları söylemekte de çekinmezler, çekinmemeleri de gerekir.  Dahası gazetelerin, gazetecilerin kamuoyu yaratma gibi bir amacı zaten vardır.  Bu dünyada da böyledir. Burada önemli olan, bunu gazetecilik formu içinde, demokrasi bileşenlerine uygun bir şekilde sunabilmektir.  Maalesef bugün Türkiye’de sorun bu. Türk medyasında saldırgan ve sert tarafgirlik var.  Bu nedenle toplum hafızasında pozitif tarihsel bir karşılık bulmaları kolay değil.

Sonuçta, Türkiye’nin düşünme sistemleri ve kültürel çatlakları üzerine kafa yoruyorsanız, kendi iç çelişkilerinizi bir yana, şunu fark etmeniz gerekiyor, hayatın içinde her türlü yaşam şeklinin bir yansıması ile karşılaşmak doğal.

Katıksız bir dindar, kemalist, solcu, milliyetçi, muhafazakâr ya da liberal biri ile bir ortamı paylaşmak zorunda kalabilirsiniz. Farklılara saygı duymak, kırılma ve kırma noktalarımızı – mesafelerimizi adil kollamak, başkalarının yaşayabileceği alanlar bırakmaktır demokrat olmak.  Modern olmak, nasıl maneviyattan uzak olmak anlamına gelmezse, Allah’ın varlığı da yeryüzünde düşünmeden biat et anlamına gelmez. Cehalet kokan insanların muktedir olması kadar korkutucu bir gerçeklik olamaz. Hem laikliğin kıymetini bilen, hem özgürlükçü ve eşitlikçi, hem maneviyatı önemseyen bir insan olmak mesele…. Bu coğrafyada dervişlerin, filozofların yüzyıllardır konuştuğu, kimseyi dışlamayan bir dil anlayışını yeniden hatırlamak mesele… Açıkçası bu nüansı Türkiye’de ne solcularla ne sağcılarla, ne modernlerle ne muhafazakârlarla gönül rahatlığı ile konuşmak mümkün.  Tuhaf bir ruh halindeyiz. Oysa her kesimin yalnızları, arayışları, kuşkuları, soruları, kızgınlıkları, korktukları, ümit ettikleri var. Şu net anlaşılmalı, Türk toplumunu oluşturan her kesim,  her konuda birbiriyle anlaşamasa bile hayatlarının sonuna kadar birlikte yaşamayı becerebilmeleri gerekir.  Ne dersiniz bunu becerebilecek miyiz,  farklılıklarla birlikte insanca yaşamayı başarabilecek miyiz? Dahası, toplumda artan özenti otoriterlik dalgasını, öteki anlayışını yumuşatabilecek miyiz? Gündelik hayatımız devam ederken, etrafımızda  bombalar patlıyor, masum insanlar katlediliyor, dehşet içinde olan biteni izliyoruz. Yaşanan onca istikrarsızlığa, vahşete karşı bir araya gelebilecek miyiz? Türkiye’de gittikçe yükselen, dijital feodalizme, fanatizme, toplumda artan tecavüz vakalarına, kadına şiddete vs karşı, farklılık gözetmeden, birbirimize karşı empatimizi geliştirerek, bir araya gelebilecek miyiz? Yoksa Türkiye seyrine yarım mı devam edecek? 

Twitter
Instagram

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir