Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Aynasını Yutan Kitap

-
3 dakikada okuyabilirsiniz

Aynasını Yutan Kitap

Aynasını Yutan Kitap

Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım.

Mimetik sanat anlayışı, sanatçının eserini inşa ettiğinde doğayı ve dolayısıyla dünyayı taklit etmiş olduğunu söyler. Platon’a göreyse nesneleri taklit eden sanat, zaten idealar aleminin bir gölgesi olan dünyayı kopyalayarak kendini değersizleştirmiş, “gölgelerin gölgesi” pozisyonuna düşürmüştür. Mimetik sanat anlayışına kafayı takmış diğer adamımız Hegel de Platon’un izinden gitmiştir desek ayıp etmiş olmayız. Hegel’e göre güzellik, ideanın duyusal görünüşü ve temsilidir, bu yüzden sanat asla tam anlamıyla hakikati veremez fakat sadece onun somut ve duyusal alanda bürünebileceği formu verir. Yine bir “gölgenin gölgesi” durumu yani. Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü ’nde bunlar hep yazıyor. Hegel bu sanat/güzellik anlayışından Tin’e yürüyor, Platon İyi İdeası’na. Ve malum olduğunuz üzere sanat tarihi bu çıkış noktasından itibaren sonu gelmez temsil tartışmalarıyla sürüp gidiyor.

Bunca girizgah, Dedalus Kitap’tan Sabri Gürses imzasıyla çıkan Maceraperest Turan Sözlüğü v 2.12 içindi. Sabri Gürses, gölgelerin gücü adına ortaya çıkarak, amansız bir çizgi romana yürüyüp tüm bu karmaşaya mütevazı bir katkıda bulunuyor. Çünkü Maceraperest Turan Sözlüğü (MTS) , Divan-ı Lugati’t Türk’ün (DLT) bu hesapla kopyanın kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasının kopyasını biz bahtsız okurlarına sunarak rahat koltuğumuzda şöyle bir silkinmemizi istiyor bizden. Kabaca şöyle oluyor: DLT, 1982 yılında Eyüp’te atadan kalma ahşap bir evde, kitaplar hakkında konuşmayı seven, yine de çok konuşan, bu yüzden sohbetinden pek de haz alınmayacak bir katip tarafından yeniden yazılıyor. Lakin baştan söyleyelim, yeniden yazılan sözlüğün orijinali ortada yok; anlatıcının imalarından bu katibin sözlüğü varlığıyla yazdığı, yani bir çeşit “sözlük insan” olduğu sonucuna bile varabiliriz. Öyle mi acaba? Bir süre sonra “bilgiyi her çağın kılığında tereddütsüz rahat görebilen” sözlük yazarı; geride yağmalanmış bir ev bırakarak ortadan kayboluyor. Böylece DLT’nin bir yeniden yazımı olan MTS’yi yeniden yazma görevi, anlatıcımıza düşüyor.

Diğer kopyada (bölümde) Gaziantep, Karşıyaka’da yeniden vücut bulan sözlük, yani MTS, yine kayboluyor; bu defa evi mirasçılar dağıtıyor; “o çılgınsı kağıtlar yığını” kayıp olduğu için, anlatıcı ilk bölümde olduğu gibi bu bölümde de sözlüğü hafızasında kaldığı kadarıyla kaleme aldığının altını çiziyor ve bir yerde şöyle diyor: “Kim söyleyebilir bu kitabı benim yazmadığımı?” Ve başka bir kopya daha, o da ne; MTS bu defa Ankara, Şehreküstü’de ortaya çıkıyor. Anlatıcı hepten şüpheye düşmüş durumda: “Belki de sözlüğün bir maddesi oldum?” Sonra bir daha. Her karede zaman ve mekan algımız biraz daha yerle bir oluyor. Sonunda olan bizim gerçeklik algımıza oluyor. Gerçekten okuyor muyuz? Okuduğumuz DLT mi, MTS’mi? Temsil neydi, bir metin neyi temsil ediyordu, temsilin temsili gerçeğin ne kadar yakınında sayılırdı? Gerçekten burada mıyız? Gerçekten yaşıyor muyuz?

Yoksa Barthes’ın kehaneti gerçek mi oluyor: “Bugün geleneksel anlamda yapıtların artık üretilmiyor olacağı bir dönem tasavvur edilebileceğini düşünüyorum; geçmişin yapıtlarının ‘sürekli olarak’ yani ‘sonsuza kadar’ tekrar yazılacağı bir dönem: temelde, hızla artan, filizlenen, geri dönen bir yorumlama etkinliği bulunacak, içinde yaşadığımız dönemin asıl yazı etkinliği bu olacak. ( … ) Bouvard ve Pécuchet’yi sürekli olarak tekrar yazmak, farkında olmaksızın basmakalıp düşünceleri tekrarlamaktan çok daha iyidir.” Ya da Baudrillard’ın Sanat Komplosu’nda yaptığı çağrıya verilmiş bir cevapla mı karşı karşıyayız: “Her kuramın bir ‘anlam aldatması’ olması gibi sanatın da her şeyden önce bir göz aldatması olduğunu, bir ‘yaşam aldatması’ olduğunu bilen illüzyonistlere; ve her resmin, anlatımsal, dolayısıyla sözümona hakiki bir dünya versiyonu olmak şöyle dursun, dünyanın varsayılan gerçekliğinin, içine düşecek kadar naif olduğu kapanlar yaratmaktan oluştuğunu bilen illüzyonistlere. (…) Yanılsama yoluyla temel bir ayartma formu bulmak.” Sanatın bir yaşam aldatması, kopyanın kopyası olduğunu bilen illüzyonist anlatıcı, her yeni kopyayla gerçeklikten uzaklaşılacağına inanan modern aklı şu dehşetli derecede muzip soruyla kurmaca kapanına çekiyor: “Ya doğru söylüyorsam istemeden? Ya kopyasını şahane kopyaladıysam?”

MTS, girift bir kurmaca olmasının yanı sıra çizgisiz bir çizgi roman olma özelliğiyle de bir kült eser olma enerjisi taşıyor. Ama şahsen bunun gerekliliği konusunda şüpheye düşmedim desem yalan olur. Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım. Deneysel edebiyat? Çizgi romanlara saygı? Yeni formlar deneme, yaratma arzusu? Hepsi ya da hiçbiri. Diğer yandan bu formun metnin okunması açısından bariz bir rahatlık sağladığı da kesin.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AnkaraKitapTercih
Görüş Bildir