Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir. Onedio ana sayfasından, kategori sayfalarından ve arama motorlarından bu içeriğe ulaşılamaz.

Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir. Onedio ana sayfasından, kategori sayfalarından ve arama motorlarından bu içeriğe ulaşılamaz.

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Atatürk'ü Kötülemeye Çalışanların Uydurduğu 3 Yalan

0PAYLAŞIM

1. Camiyi ahır yaptı. (1936)

Başbakan açıkladı:
“Camiyi ahır yaptılar.”

Nerede?
İzmir Seferihisar’da.
Ne zaman?
1936’da.
Atatürk zamanında mı?
Atatürk zamanında.
Kanıt?
Belge gösterdi.
20 Nisan 1936 tarihli.
Cumhuriyet gazetesi.
“Bu ne insafsızlık, Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış” başlıklı haberin kupürü.

O caminin bulunduğu köyün ismi, Düzce... Küçücük, yemyeşil, şirin bi köydür. Eski adı, Hereke’ydi. Heraklia antik kentinin üzerine kurulduğu rivayet edilir, ismi ordan gelirdi. Osmanlı döneminde nüfusunun yüzde 60’ı 70’i Rum’du. İşgal sırasında neredeyse hiçTürk kalmadı. Sene 1922, hoş gelişler ola, Yunan denize döküldü, Seferihisar kurtuldu. Ufak ufak göç ettik, yeniden yerleşmeye başladık. Harabeydi. Galiba 60’lı yıllarda, adını Düzce yaptık. Sit alanıdır.

Şimdiiii... Gelelim belgeye.

20 Nisan 1936 tarihli, Cumhuriyet gazetesinde “Bu ne insafsızlık, Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış” başlıklı haber var mı?
Var.
Peki haberin içinde ne yazıyor?
Şu yazıyor...

“Seferihisar’ın Hereke Köyü’nde bir cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Müze müdürü, tahkikat yapmıştır. Verdiği malumata göre, kütüphane ve medresesi vardır. Kütüphanesinden eser kalmamıştır. Evren oğullarından Kasım tarafından inşa ettirilmiştir. Üstündeki Arapça yazıya göre, 641 yıllık olduğu anlaşılmıştır. Osmanlı-Türk stilindedir. Tahribata rağmen, geriye kalan kısmı muhafaza edilirse, kıymettir.”

Yani?
Camiyi ahır haline getiren, CHP değil, işgal sırasındaki vandallıktı. Türk nüfusun seneler süren yokluğunda, caminin insafsızca ahır haline getirildiğini tespit eden ve bu bilgiyi Cumhuriyet gazetesine veren, bizzat, CHP’nin İzmir Müze Müdürü’ydü.

(Antik bölge olduğu için, Müze Müdürü tarafından tespit edildi... Cami ibadete açık olsaydı, 1936’da ahır yapılsaydı, teee 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tespit edilirdi. Diyanet’in haberi bile yoktu, çünkü, senelerdir cami olarak kullanılmıyordu, ibadete kapalıydı. O nedenle, arkeolojik sayım yapan Müze Müdürü tarafından bulundu.)

(Kaldı ki, İzmir’de camiyi ahır yaptılar dedikleri dönemde... Diyanet İşleri Başkanı olan, Börekçizade Mehmet Rifat Efendi “İzmir paye-i mücerridi” unvanını taşıyordu.)

Bu sonuca nereden varıyorsun derseniz... 1936’da CHP tarafından ahır haline getirildiği iddia edilen o köydeki camiyi, 1936’da, bizzat CHP cami yaptı da, oradan varıyorum!

Kasım Çelebi Camii...
Metruk halde bulundu. Sadece antik ören yerlerinden araklanarak monte edilen sütun duvarı ayaktaydı. Revakları temizlendi. Minaresi onarıldı. İbadete açıldı. İnanmayan, zahmet edip Düzce Köyü’ne gitsin namaz kılsın, öyküsünü ahaliye sorsun.

Üstelik.

Kupürün başlığını gösterip, içinde ne yazdığını anlatmayan iktidarlar, Menderes’ten Demirel’den beri “İzmir’de tarihi camiyi ahır yaptılar” sakızını çiğniyor ama...
İzmir Seferihisar’daki o tarihi caminin tarihi medresesini yeniden açmak da CHP’ye nasip oluyor!

Seçimi ezici üstünlükle kazanan CHP’li Belediye Başkanı Tunç Soyer, CHP tarafından ibadete açılmasına rağmen, CHP tarafından ahır yaptırıldı denilen Kasım Çelebi Camii’nin medresesini restore ettiriyor. Proje hazırlandı, Anıtlar Kurulu’na sunuldu, kabul edildi, kaynak tahsis edilmesi için İl Özel İdaresi’ne başvuruldu, bugün yarın inşaatına başlanacak.

Dolayısıyla...
Söz konusu kupürün sadece “bu ne insafsızlık” tarafı doğrudur.

Mustafa Kemal Atatürk’ü camiyi ahır yaptıran kişi olarak göstermek...
Hakikaten insafsızlıktır.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/mustafa-kemal...

Çocuklara "besleyici" diye bira içirildi.

Çocuklara "besleyici" diye bira içirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan“Tarih kitaplarında Atatürk Orman Çiftliği'nde, ellerine bira şişeleri tutuşturulmuş çocuklar görürsünüz. Bunlar bu ülkede yaşandı! Hatta zorladılar!” diyor.

Yandaşlar da her tarafta “Atatürk'ün çocuklara bira içirdiği” yalanını
söylüyor.
Bu iftiraya tarih araştırmacısı, Atatürkçü cesur yazar Sinan Meydan, hiç kimsenin inkar edemeyeceği şu belgelerle cevap veriyor:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın zannettiği gibi Türkiye'de içki üretimi ve tüketimi Cumhuriyet'le birlikte değil, Osmanlı döneminde başladı. 19. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde vergi denetimi altında faaliyet gösteren çok sayıda içki üreten işletmeaçıldı. İlk içki içen Türk de Atatürk değildi!..

*  *  *

Padişah IV. Murat, içkiyi ve afyonu yasaklamıştı. Ama kendisinin hem içki hem de afyon kullandığı tarihi bir gerçekti! Keza II. Abdülhamit, veliahtlığında bazı içkileri tüketirdi. II. Beyazıt da gençliğinde içen padişahlardandı. Fatih'in bile, az da olsa içtiği biliniyor. Son padişah Vahdettin de içkiciydi. Nitekim Tütüncübaşı Şükrü Bey, Padişah Vahdettin'in kendisine daima “konyak aldırdığını” belirtir. Vahdettin'in, Almanya ziyareti sırasında şerefine verilen ziyafette imparatorla karşılıklı şampanya kadehi kaldırdığını kim inkar edebilir?..

*  *  *

Osmanlı'nın son zamanlarında Avrupa'dan etkilenen çevrelerde; örneğin saraylarda, zengin konaklarında içilmeye başlanan bira, genellikle Viyana, Münih ve Belgrad gibi merkezlerden ithal ediliyordu. 1800'lerin sonlarında Osmanlı'nın bazı kentlerinde bira imalathaneleri açılmaya başlandı. İlk bira fabrikaları da II. Abdülhamit döneminde İstanbul'da, İsviçreli Bomonti Kardeşler tarafından kuruldu.

*  *  *

Osmanlı'da bira fabrikaları olur da birahaneler olmaz mı?
Nitekim 1890'lı yıllarda İstanbul'da 33,İzmir'de 5, Selanik'te 4, Ankara'da ise 3birahane vardı. Erzurum'da bile 1 birahane faaliyet gösteriyordu.
Osmanlı birahanelerini anlatırken bira bahçelerinden söz etmemek olmaz. “Belediye Bahçesi” adı verilen bu mekânların en gözdeleri; İstanbul'da Bebek, Çamlıca ve Tepebaşı Belediye Bahçeleriydi. Bu bahçelerde daha çok Bomonti Birası içilirdi.

*  *  *

Atatürk Cumhuriyeti, 22 Mart 1926 tarihli bir yasayla alkollü içkileri devlet tekelinealdı. Böylece “İspirto ve Alkollü İçkiler Tekeli”, devletin ciddi gelir kalemlerinden birini oluşturmaya başladı.
Günümüzde gençleri alkol, sigara, uyuşturucu ve kumar gibi zararlı alışkanlıklardan korumak için mücadele eden Yeşilay'ın kamu yararına bir cemiyet olmasını, Tayyip Erdoğan”ın “iki ayyaş” dediği Cumhurbaşkanı Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü sağladı.

*  *  *

Gelelim, bu kadarı da olmaz dedirten son vahim çarpıtmaya:
Cumhurbaşkan Erdoğan, Atatürk Orman Çiftliği'nde çocuklara bira içirildiğini iddia ederek şunları söyledi:
“Aileler sağlığa faydalı diyerek ilkokul çocuklarına birayı sevdirmeye çalışmıştır. Tarih kitaplarında Atatürk Orman Çiftliği'nde ellerine bira şişeleri tutuşturulmuş çocuklar görürsünüz. Bunlar bu ülkede yaşandı! Hatta zorladılar!”
Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonların gözünün içine baka baka yine gerçeği çarpıtıyor.
Zira onun sözünü ettiği tarihlerde Atatürk Orman Çiftliği'nde bir bira, bir de malt fabrikası bulunuyordu. Malt fabrikasında çocuklar için özel bir bira/hülasa/ilaç imal ediliyor ve zayıf bünyeli çocuklar da sağlığa çok yararlı bu alkolsüz malt hülasasını içiyorlardı. “Şark Malt Hülasası'' adı altında üretilen bu besleyici içecek Osmanlı'da ve Cumhuriyet döneminde eczanelerin başköşelerinde yer alıyordu. Malt, sadece Türkiye'de değil, dünyada da bebek ve çocuklar için yoğun olarak kullanılan bir gıda takviyesiydi.
(İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Çocukların ellerine bira şişeleri tutuşturuyorlardı” dediği B vitamini deposu malt hülasasının reklamı…)

Gliserofosfatlı ve gliserofosfatsız olmak üzere iki çeşit üretilen malt hülasaları “zayıflık” ve “halsizlik” çeken bebek ve çocukların dertlerine derman olduğu için hekimlerce tavsiye ediliyordu. Ayrıca iştah açıcı, kuvvetlendirici, kansızlığa çare olarak satılan Şark Malt Hülasası'nı bebekli annelerin de “süt artırıcı” olarak kullanabilecekleri belirtiliyordu. O günlerde Şark Malt Hülasası'nın reçeteye benzer etiketinde şunlar yazıyordu:

“Nekahette bulunanlar için pek kıymetli ve Anemi, Kloroz, Albüminuri, Fosfatüri, Dispepsi, Siyatik ve Umumi Zafiyette büyük faydaları olan bir devadır. Çocukların dişlerinin kolayca çıkmasına, kemiklerinin kuvvetlenmesine, çocuk emziren annelerin sütünün çoğalmasına yardım eder.
Çocuklara: Yemeklerden evvel bir veya iki çorba kaşığı, büyüklere: yemeklerden evvel bir kahve fincanı…”

*  *  *

Malt hülasası bugün de tüm dünyada zayıf bünyeli kişilere hekimlerce öneriliyor.
Şimdi sıkı durun!
Tekel'in özelleştirilmesinden sonra imal edilmeyip, yurt dışından getirilen bu ‘harika' içecek kim tarafından üretiliyor, biliyor musunuz?
Türkiye'nin muhafazakârlığıyla ünlü büyük bir sanayici ailesi tarafından!..
Üstelik daha rahat tüketilsin diye içine meyve aroması da katılıyor.
Cehaletin Büyük Önder Atatürk'ün aziz hatırasını itibarsızlaştırmak için attığı yalan bumerangı ise her zaman olduğu gibi, dönüp onları vuruyor!..

Kaynak: http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/ug...

Şapka giyilmeyenler asıldı.

Şapka giyilmeyenler asıldı.

Bu gerçekten üzücü derecede büyümüş bir yalan ancak gerçek şudur ki;
Şapka giymeyen değil, şapka devrimine karşı halkı kışkırtan, ayaklandırmaya çalışan, devlet aleyhine eylemde bulunan, şapka devrimini din karşıtı göstermeye çalışarak şeriatı geri getirmeye çalışanlar asılmıştır. 

**

Şapka devrimi, Cumhuriyet devrimlerinden sadece biridir ve yobazların iddia ettiği gibi, insanlara şapka giymeyi emreden bir yanı yoktur. 
Burada amaç, fes, sarık gibi dinsel başlıkları söküp atmaktır ve bu yapılmıştır. Bu aletler yasaklanmıştır. 

Gelenekler uyarınca, o yıllarda sokakta başı açık gezmek, toplumda ayıp karşılanırdı. Eski fotoğraflara bakınız, resim çektiren erkeklerin bile başlarında mutlaka bir şey vardır. 

Sokağa başı açık çıkılmazdı. Şapka devrimi iki seçenek getirdi: 

l- Fes ve sarık yasaklanmıştır. Giyeceksen şapka veya kasket giyersin.

2- Ya da sokakta başın açık gezersin. 

Hadise budur. Şapka devrimi insanlara şapka giyme zorunluluğu getirmedi. Yönetim tarafından üniforma olarak getirilmedi. Yeni bir put yaratılmadı. Bunu söyleyen ya yalancıdır, ya da cahildir. 

* * *

Dinci gazete dün bu konuda yaptığı habere, başka yalanlar da ekliyor. Şapka devrimine direnenler idam edilmiş! Bunlardan biri deİskilipli Atıf Hoca imiş. 

Atıf'ın İstiklal Mahkemesi tarafından idam edildiği doğrudur ama olayın özü şudur: 

İskilipli Atıf Hoca bir din adamı. 1909 yılında patlayan 31 Mart irtica olayında ön saflarda rol oynadı, Osmanlı döneminde kurulan askeri mahkemede yargılandı ve suçlu bulundu. 

5 yıl hapis cezası alan Atıf, cezasını Sinop Cezaevi'nde tamamlayıp çıktı. 

Milli Mücadele'de bastırdığı broşürlerde Yunan ordusu lehine, Kuvayı Milliye aleyhine ifadelerde bulundu ve gıyabında yargılanıp idam cezası aldı. Ancak 3 Mart 1924 tarihli af yasasından yararlanıp kurtuldu. 

Şapka Kanunu çıktığında, yeniden bir broşür hazırlayıp insanları ayaklanmaya çağırdı. Broşürün adı ‘‘Frenk mukallitliği’’, yani ‘‘gavur taklitçiliği’’ idi. 

Halkı kışkırttılar. 

Gerçekten de, Şapka Kanunu sonrasında yurdun çeşitli yerlerinde küçük çaplı isyanlar çıktı. Rize, Malatya, ErzurumGiresun gibi kentlerde yobazlar hükümet konaklarını basıp görevlileri öldürdü.

‘‘Şapka gavur icadıdır. Şapka giyeni vurun...’’

Erzurum'da Divan-ı Harp kuruldu, sekiz isyancı idam edildi. 

* * *

İskilipli Atıf Hoca, Ankara İstiklal Mahkemesi'nde ‘‘Şapkayı bahane edip halkı isyana kışkırtmaktan’’ yargılandı. 

Bu duruşmanın tutanakları bile kitap olarak yayınlandı. Bir ibret belgesidir ama okumazlar ki! 

Atıf'la birlikte aynı suçtan aynı mahkemede yargılanan Tahir-ül Mevlevi ve diğerleri niçin asılmadı? Bazıları niçin beraat etti?

Bu sorulara yanıt veremezler ama İstiklal Mahkemeleri'ni ‘‘kasap dükkánı’’ olarak göstermeye kalkışırlar. Oysa o mahkemeler, İstiklal Harbi'nin ve Türk devriminin onur anıtlarıdır. Özellikle İstiklal Harbi'nde çok önemli görev yapmışlar, bütün casusları, askerkaçaklarını, asker ailelerini taciz edenleri, yolsuzluk yapanları yargılayıp gereken cezaları, idam dahil vermişlerdir. 

Yeni bir devlet kuruluyordu. İçeride ve dışarıda binbir düşmanla, hatta içeride dinci isyanlarla boğuşuyorduk. Ne yapacaktık, olanları izlemekle mi yetinecektik? 

Mürteci takımı bu konuda da sürekli yalan yazar, İstiklal Mahkemeleri'nde yüz binlerce insanın idam edildiğini sık sık vurgular. Tamamen palavradır. 

Resmi rakamlar ortada. 1920-1923 İstiklal Harbi döneminde İstiklal Mahkemeleri tarafından 1,350 kişi idam edilmiştir. Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri tarafından 1923'ten bu mahkemelerin kapatıldığı 1927'ye kadar idam edilenlerin sayısı ise 360'dır. 

Manşetlerinde her gün ‘‘Allah, peygamber, türbanlı kızlar’’ diye yayın yapan şeriatçı basının yalanları bir değil ki! Hangisini yazacağız! 

Atatürk'ün şapkasını takan yokmuş! 

Ama itiraf edeyim, ben onların yerinde olsaydım, ben de böyle yayın yapardım. Cumhuriyet'in savcıları bunları ısrarla görmüyor. Görmeyince de Cumhuriyet'in kurucusu ve ilkeleri, ayaklar altında paspas gibi ve özgürce çiğnenmeye devam ediyor.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/sapka-devrimi...

Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir.

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir