Aslı Eti'den “Ulu Kadınlar” Adlı Öykü

-

Aslı Eti'den “Ulu Kadınlar” Adlı Öykü

Aslı Eti'den “Ulu Kadınlar” Adlı Öykü

Akşam olmak üzereydi. Kar atıştırıyordu. Sim, başına doladığı atkısıyla hiçbir yana bakmadan hızlı adımlarla mahallenin dar yokuşunu tırmandı. Gecekondunun kapısının önünde ninesini her zamanki sandalyesinde otururken görünce rahatlayıp derin bir nefes aldı. Keyfi yerinde olduğunda hep yaptığı gibi ağzında sigarası tüfeğini temizliyordu. “Babam gelmedi değil mi?”

“Yok kızım gelmedi. Hem gelse n’olucakmış.”

“Canım ana kraliçem benim.”

Sim, büyükannesinin uzun gri saçlarını okşayıp gülümseyerek eve girdi. Nine yağan karı seyrederek harbinin ucundaki teli namlunun içinde gezdirdi. Kar, soğuk onu etkilemezdi. Aksine sert havaları severdi. Tanrı’nın ona bahşettiği sert hatlı, kemikli yüzü ve nesiller öncesinden miras kalmış eğri büğrü burnuyla bir kabile reisi gibi sağlam dururdu. Çirkinlik, Sim’in ailesindeki kadınlarda nesilden nesle geçen bir lütuftu. Onları her daim korur, erkekler tarafından birer et parçası gibi görülmelerini engellerdi. Duruşlarındaki tuhaf asalet ve doğuştan sahip oldukları keskin bakışlar saygı uyandırırdı. Omuzlar geride dimdik yürüyüşlerinde insanlara hoş gelen bir zarafet vardı. Mahallede ninenin yaşını kimse bilmezdi. Kimilerine göre asırlardır yaşıyordu, öleceği de yoktu. Hikâyeler ve hurafelerle doluydu. Büyük büyük annesinin, onunla birlikte tavuklara musallat olan gelincikleri boğazladığına yemin eden bir kadın vardı mesela. Büyücü olduğuna inananlar vardı. Gençliğinde eşkıyayı çiftesiyle avlayıp evinin bodrumuna gömdüğü anlatılırdı. Öldürdüklerinin dişlerini söküp kendine takma diş yaptığını söyleyen de vardı, bazı geceler köpek gibi hırladığını söyleyen de. Köpekleri olmamasına rağmen evden hırıltılar duyulduğu olmuştu. Ne olursa olsun saygıda ve korkuda kusur edilmezdi. Her lafı dinlenir, yanındayken başlar öne eğilirdi. Burası civarda itin, hırsızın, uğursuzun bulaşmadığı tek evdi. Hamza kapıdan girerken nineye başıyla isteksizce selam verdi. Deli moruğun öleceği günü sabırsızlıkla bekliyordu. Karısı da kızı da sanki onun afra tafrasından güç alıyor, evdeki otoritesini pazarcı maymunluğuna dönüştürüyorlardı. İşin kötüsü duruşları ve bakışlarıyla yapıyorlardı bunu. Yanlış bir hareketleri olmuyordu. Ninenin patavatsız laflarını da bunamasına verip geçiyordu. Ama içini kemiren bir şey vardı. Ne zamandır evde birtakım gariplikler oluyordu ve Hamza çevrilen dolapları anlayıp hepsinin burnundan fitil fitil getireceği günü bekliyordu. O gece yemekte Hamza’nın yayla çorbasından çıkan inci tanesiyle tuhaflıklara bir yenisi daha eklendi. Evde şeytan icadı süs püs eşyaları olmasını kabul edemezdi, gelinlik kızın olduğu bir evde neler dönüyordu böyle, umumhane miydi lan burası? Sim kapıdan dışarı adımını atmayacaktı. Sakın ha! Nine istifini bozmadan lafa karıştı.“İnci değil o nohut, nohut.”

“Ulan ben bunu yer miyim be hatun, sana yedireyim nohutu da gör!”

“Senin elinden nohut yiyeceğime gider bok yerim daha iyi!”

Karısı onu rakıyla sakinleştirirken son haftalarda yaşadığı olayları düşünüyordu. Klozet deliğinde gördüğü iki boncuk, yüzünü havluyla kurularken yanağına batan iğne, sabaha karşı duyduğu garip çıtırtılar. Sanki cinler evin beton zemininde bilye oynuyordu. Bir gece rüzgâr camı pencereyi indirecekken gürültüyle uyanmış, perdelerin arasından beyaz kumaş gibi şeffaf bir şeyin uçuşarak göğe yükseldiğine şahit olmuştu. “İyi sıhhatte olsunlar uğramış” demişti hoca çapaklı çipil gözlerini olabildiğince açarak. “Yatmadan Yasin oku, sakın uyurken sol tarafına dönme.” “Uykumda kıçımı nereye döneceğimi ne bileyim hoca efendi!” diyememişti Hamza. Sola dönmemek için gözünü kırpmadan, yatakta küfürler ederek uykusuz geceler geçirmişti. Bir gece sabaha karşı çişe kalktığında hava alıp bir sigara tellendirmek için kapının önüne çıkmış, nineyi boynunda beyaz bir tüy ve dirseklerinin üzerinde biten siyah dantel eldivenlerle tüfeğini temizlerken görmüştü. “Deli olma git yat, in cin mi çarptı seni” diye battaniyesine sarınarak savuşturmuştu hatun, ama Hamza hepsini gözleriyle gördüğüne yeminler etmişti. “Gün doğmaya yakın sisli havada dolaşırsan şeytan yüzüne işer, çekil git içeri” demişti nine upuzun gri saçları ve sipsivri tırnaklarıyla sislerin içinden. Hamza karmakarışık saçı sakalıyla homurdanarak yatağına gitmiş, şeytanın ninenin yüzüne fışkırtarak işemesi için dualar ederek sıkıntılı bir uykuya dalmıştı. İçindeki şüpheyi çıldırtarak kaşıyan kâbuslar görmüştü. En son birkaç gün önce ne yaptığına bakmak için Sim’in odasına girdiğinde onu ayna karşısında kırmızı tüylü kocaman bir tokayı saçına takarken yakalamıştı. Tam tokadı basacakken karısı ve nine odaya koşup engel olmuşlardı. Sim’in annesi böyle hamlelere alışıktı. Geceleri uyumazdı. Yavrusunu boz ayıdan korumak için bütün gece gözünü kırpmayan anne puma gibiydi. Refleksleri kuvvetliydi. O gece de karanlıkta çıt çıkarmadan seri hareketlerle Hamza’nın ensesinde bitiverdi. Kolunu havada yakalayıp var gücüyle itti. İçinde binlerce yıllık öfke ve koruma içgüdüsü barındıran delici bakışları Hamza’nın sinirlerini allak bullak etti. Hırsla yere tükürüp kapıyı çekip gitti. “Üzülme kızım” dedi nine. “Erkek kısmının kafası düzdür, her Allah’ın günü ütü istemesinler diye. Ondan böyle.” Sim dehşet içinde gülümsedi. Ailenin kadınlarının hayatı erkeklere karşı sessiz bir isyan ve görünmez bir koruma kalkanı oluşturmakla geçiyordu. Bir an bile boş bulunmuyorlardı. Yan yana duruyorlardı ki saflar sık olsun. Adamlar farkında bile olmadan bu güç dalgasının esiri oluyor, kalkanı kırıp hükümdarlıklarını ilan edemiyorlardı. Ne de olsa erkek gücü, teslim olan kadınlarla beslenen bir şeydi, bu gerçeği annelerinden öğrenmişlerdi. Ertesi gün Hamza, Sim’den dakikalar sonra hışımla eve girdi. Deliye dönmüştü. Avazı çıktığı kadar bağırıyor, salyalar akıtarak öfkesini ortalığa kusuyordu.

“Bu kız her Allah’ın günü nerelerde geziyor, duymayacağımı mı sandınız, akılsız karılar! Öldürücem hepinizi!”Karısı sakin olmaya çalışarak konuştu. “Kötü bir şey yapmıyor benim kızım. Okutmadın kızı. Kursa gitmek istedi, tamam dedik, ne var bunda?”Nine, yanından ayırmadığı odundan bastonuna tutunarak ayağa kalktı.

“Sim kızım, göster babana hepsini. Görsün nasıl yetenekli olduğunu.”

Sim beğenilmeyi çok istedi. Neredeyse bunun mümkün olduğuna inanmak üzereydi. Sabahlara kadar diktiği kıyafetleri saklandıkları yerden çıkarmaya başladı. Evin her yerinden taşıyorlardı. Dolaplardan, divanın altından, büfenin çekmecesinden, hurçların içinden, koltuk minderlerinin altından, perdelerin arkasından, çamaşır makinesinden… Hap kadar evin her metrekaresine saklanmış kadınlar bir bir ortaya çıkıyordu. Şapkalı, ipek eldivenli, uzun saçlı, uçuşan elbiseli, inci kolyeli, dantelli, fiyonklu, pilili, evazeli, omuzları açık, kuğu boyunlu, kadife tenli, buğulu bakışlı kadınlar. Hepsi de çok güzel, zarif ve asildiler. Hamza deliye döndü. Masadaki bıçağı kaptı ve şeytan icadı kadınları bir bir parçalamaya başladı. Mavi, yeşil, pembe, mor, sarı organzeler, şifonlar, ipekler, çiçekli desenler, danteller, tüyler havada uçuşuyordu. Sim korkudan donup kaldı. Annesi hareketsizdi, ağlamadı, bağırmadı. Saldırıya hazır anne puma gözünü kırpmadan olan biteni izliyordu. Katliam son hız devam ediyordu. Nine tereddüt etmeden ayağa kalktı. Tüfeğini kaptı. Hamza’nın elindeki bıçağa zarifçe nişan aldı. Bir el ateş etti. İsabet ettireceği noktayı yüzde yüz bilerek, kurşununu oya gibi işleyerek, usta bir nişancının soğukkanlılığıyla ve sanatını icra ederek. Bıçak Hamza’nın elinden uçup gitti. “Bıktım ulan sizden Allah’ın belası deli karılar!” Nine diğer elindeki tahta bastonu Hamza’nın kafasına indiriverdi. “Demiri demirle, odunu odunla döveceksin!” Ve sigarasını gül kökünden yapılma ağızlığına takıp yaktı, bir güzel tüttürmeye başladı. Sim, dumanlı odayı aydınlatan sarı ampulün ışığında solgun ve hastalıklı görünüyordu. Silah sesini duyan mahalle kadınları sözleşmiş gibi ninenin evine doluştular. Sessizliğin içinde önce belli belirsiz bir hışırtı, sonra bin kanadın aynı anda çırpılma sesi, giderek yükselen fısıltılar ve tiz çığlıklarla yarasa sürüsü gibi geldiler. Ayılıp da Sim’i döverek öldürmeye yeltenmeden Hamza’nın başına üşüştüler. Göz açıp kapayıncaya kadar işini bitirdiler. Yerlere saçılmış rengârenk kumaş parçaları ve tüllerle ellerini, kollarını, gözünü, ağzını bağlayıp kafasına kocaman sarı bir fiyonk koydular. Omuzlarında taşıyıp baygın halde meyhanenin önüne attılar. Ertesi sabah mahallelinin deyişiyle Süslü Hamza eve döndüğünde, içeride gece öldürdüklerinden başka kadın yoktu.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

etkadınlar
Görüş Bildir