Arafta Kalmış Tango Adımları

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Arafta Kalmış Tango Adımları // ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Arafta Kalmış Tango Adımları // ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Herkes biriyle suç ortaklığına girmiş, herkes diğerlerinden korkuyor ve herkes fırsat bulduğunda diğerlerini aldatmak üzere plan yapıyor.

Macar yazar Laszlo Krasznahorkai, Şeytan Tangosu adlı ilk romanını 1985’te yazmış. Yazıldıktan yıllar sonra, geçtiğimiz yıl, önce İngilizce sonra Fransızca çevirileri yapıldı romanın, Türkçesi de bugünlerde yayımlandı. İngilizce çevirisi hakkında çok yazıldı, ayrıca en iyi çeviri ödülü kazandı. Övgüye değer başarılı Türkçe çevirisi de Macarca aslından Bülent Şimşek tarafından yapılmış. Çeviriyi zorlaştıran –ve dolayısıyla okumayı da– yazarın sayfalar boyunca süren uzun cümleleri, tek paragraftan oluşan bölümleri değil sadece; bunlarla birlikte kullandığı metaforlar ve özneyi belirtmeden yaptığı betimlemeler, ancak okurun dikkatli zihinsel ve duygusal yoğunlaşması ile anlaşılabilir oluyor. Böyle diyerek okumaya niyetlenenleri korkutmak istemem, bu tür yapıtlar, zorlukları ile eşit oranda haz verirler okura.

Şeytan Tangosu ’nun formu ile başlayalım anlatmaya. Roman, eşit uzunlukta iki ana bölümden oluşuyor; bunları ortada bir ayna tutulmuşçasına birbirini yansıtan iki bölüm olarak düşünebiliriz. Belki yazar bunu yaparken altı adımdan oluşan tango dansının yapısını düşündü çünkü her iki bölüm altı alt-bölümden oluşuyor. İlk altı bölüm 1’den 6’ya kadar numaralandırılmış, ikinci altı bölüm ise 6 ile başlayıp 1 ile sonlanıyor. Tam tango dans adımlarının altı adım sonrasında başladığı noktaya dönmesi gibi, ileri ve geri giderek oluşturuyor kurguyu. Anlatı dili hakkında ilk dikkat çeken şey, yazarın roman boyunca kurguyu dış gözlemlere dayandırarak anlatması. Bu teknik, Emile Zola gibi gerçekçi akımın yazarları tarafından kullanılmıştı. Mutlak gözlem diye adlandırılır. Amaç araya özne girmeden, olayları göründükleri şekilde aktarmaktır. Krasznahorkai de böyle yapıyor. Karakterlerin kim olduğunu, nasıl bir zamanda, nasıl bir mekanda olduklarını söylemeden görünenleri anlatarak başlıyor. Örneğin, iki adam duvarları pas tutmuş bir binaya giriyorlar, bir şey beklemeleri söyleniyor. Burası bir karargâh mı, devlet dairesi mi, yoksa bir büro mu ilk başta bilmeden başlıyoruz okumaya. Yazar sadece gözlemlerin detaylarını veriyor: karakter nasıl kolunu hızlıca kaldırıp sigarasını yaktı, bacağını sandalyenin altında nasıl salladı gibi detaylar bunlar. Önce hiç bir şey anlamadan okuyoruz, ama ilerleyen satırlarda olaylar çözülmeye başlıyor. Önce sadece kepçe kulaklı, uzun boylu, gibi dış görünüşleriyle tanıdığımız adamların isimlerini de sonra öğreniyoruz; neden bu binada oldukları anlaşılmasa da, nasıl bir sorgulamadan geçtikleri anlaşılır oluyor.

Yazar roman boyunca olayları kurgu içinde anlatmıyor. Kimin aklından nelerin geçtiği, insanların arasındaki ilişkinin ne olduğu, ancak diyaloglarda ortaya çıkıyor. Roman, ağır ağır kendini açan bir yapıya sahip bu yüzden. Sanki dış kabukları soyuldukça içini görmeye hak kazanıyoruz. Sadece seyretmemize izin verilen sahneler yavaşça açıyorlar kendilerini.

Şeytanı beklerken

Romanın giriş bölümü de bu yüzden çok ilginç. Yatakta uyanmak üzere olan iki kişi fark ediyoruz. Bunların sevgili mi, karı-koca mı, hatta belki anne oğul mu olduğunu bilmemize ilk başta imkân yok. Yaşlarını ve ilişkilerini bilmediğimiz bir kadın ile bir erkek gösteriliyor bize sadece. Her ikisi de düşlerin etkisinde, halüsinasyonlarla uyanıyor uykudan. Korku ve gizlilik hissediliyor davranışlarında, eve erken dönen koca sayesinde anlıyoruz korkunun nedenini fakat daha derin korkuları da var bu insanların. Gizemini asla ilk seferde açmıyor kurgu, her şey ve herkes gizemini romanın sonuna kadar koruyor. Ancak her şey bileşik kaplar gibi birbirlerine anlam katarak çözüldüğünde görüyoruz büyük resmi.

Roman, küçük bir yerleşim biriminde geçiyor (romanda bazen “köy,” bazen “site” kullanılıyor mekân için). Büyük çoğunluğun terk ettiği sitede geride kalanlar, hiç durmadan yağan yağmur yüzünden algıları zayıflamış insanlar. Bir zaman önce öldüğü sanılan İrimias’ın geri dönmekte olduğu bilgisi, kendinden önce haber olarak ulaşıyor siteye. İrimias’ın kimliği şaşırtıcı şekilde bir uçtan diğerine doğru gidiyor. Bazen halkı kurtarmaya gelen bir peygamber havasına giriyor ama katil olduğu da söyleniyor bir kaç kez. Yanında da hiç ayrılmadığı bir arkadaşı var. İlk baştaki “uzun boylu” ve “kısa boylu” betimlemeleri Don Kişot ve Sanço Panza’yı akla getiriyor. Aynı Don Kişot gibi boş işler peşinde oldukları izlenimi veriyor yazar.

Aslında Şeytan Tangosu konusu anlatılacak bir roman değil. Asıl ilginç olan romanın temaları. Bir ara okurun zihninde Don Kişot hayali canlanıyor ama en az onun kadar Samuel Beckett’in saçmalık içinde bekleyen, hayatın anlamsızlığını simgeleyen karakterlerini de getiriyor akla. Beckett’in karakterleri gibi komik bir yan görüyoruz İrimias ve arkadaşında. Romanın merkez temasını görmemizi sağlayan da bu oluyor: kıyamet günü yaklaşırken insanların içine düştükleri umutsuzluk ve çaresizlik duygusuyla her şeyin anlam yitirmesi. En az bunun kadar belirginleşen bir başka tema, karakterlerin hayatlarındaki bu anlamsızlığın zamanı askıya alması. Yazar bunu sadece olaylar temelinde anlatmıyor, romanın kendisi zamanın askıya alındığı bir dille aktarılıyor. Bütün temalar hayatın anlamsızlığını ve var olmanın saçmalığını gösteriyor. Buna en iyi örnek oluşturan karakter, yerinden hiç kalkmadan, perdenin ardından site halkının her hareketini izleyen ve oturduğu koltuktan kalkamayacak kadar hantallaşan, içkici doktor. Herkesin saat kaçta hangi kapıdan geçtiğinin raporunu tutuyor ve hiçbir şeyi kaçırmadan kaydetmeye özen gösteriyor. Bu saçma aktivite onun hayat biçimi halini almış. Ama sitede yaşayan diğerleri de ondan pek farklı değiller, hayatları aynı derecede saçma ve anlamsızlıklarla dolu.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Katilanne
Görüş Bildir