Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Anti-Kapitalist Müslümanlar: İn mi Cin mi?

-

Anti-Kapitalist Müslümanlar: İn mi Cin mi?

Anti-Kapitalist Müslümanlar: İn mi Cin mi?

Geçtiğimiz günlerde “anti-kapitalist müslümanlar”ın 1 Mayıs’da Taksim’deki kutlamaya katılacaklarının açıklanması üzerine sosyalist sol içinde bir tartışma başladı; ezber bozan bir ilk olarak bu grubun bizzat 1 Mayıs’ta Taksim’e gelmesiyle tartışmalar daha da genişledi. Sosyalist Sol’un 80 yıllık tarihi açısından “kafalardaki resme uymayan” bu gelişmenin tartışılması doğaldır; ancak sadece tartışmalarda söylenenler değil, bizzat bu tartışmanın kendisi, sol açısından çok büyük bir gecikmenin, bir tarihsel geriliğin göstergesi olarak algılanmak durumundadır. Yazımızda mevcut tavırları değerlendirirken, bu tespiti de açmaya çalışacağız.

ABD OYUNUDUR, KANMAYIN”

İlk tepki (doğal olarak !) Cumhuriyet gazetesinden geldi. Tüm kemalist yazıların geleneksel girizgahı olan “Yeşil Kuşak” ve “BOP” açıklamalarından sonra bu akımın da sonuç olarak bir ABD prodüksiyonu olan İslami Hareketin, sol’un tabanından adam çalmak için yaptığı bir tezgah, bir takiyye olduğu vurgulandı, ve gene geleneksel hale gelen bir “öcü” hikayesiyle sonlandırılarak “TUDEH’i unutmayın” uyarısı yapıldı. Daha sonra “TUDEH uyarısının haklılığı” üzerine başka yazarlar başka vurgular yaptılar. Ayrıca, “müslümanlık temelinde anti-kapitalist olunmayacağı, bunun için bilimsel bir dünya görüşünün şart olduğu, dolayısıyla kapitalizme karşı mücadelede müslümanlarla (ya da kendi öyle tanımlayanlarla) ortak hiçbir şey yapılamayacağı vurgulandı.

Bu tür argümanların temelsizliği üzerine gerçekten çok fazla söylenecek şey yok. İslamcılara “bilimsel olmadıkları için anti-kapitalist olamazlar” diyenler, önce kendilerinin 80 yıldır Türkiye Solu’na enjekte etmeye çalıştıkları kemalizmin ve resmi ideolojinin ne kadar “bilimsel” olduğunun hesabını vermeleri gerekir. “Türkler Orta Asya’dan dünyaya yayıldılar ve Eski Yunan’ı ve Roma’yı kurdular” şeklindeki pervasız yalanı 80 yıldır bu ülke çocuklarının kafasına sokmaya çalışan, Osmanlı kültür mirasını yok sayarak Eti’leri ve Sümer’leri “Türk” ilan eden, bilimselliğin temeli olan özgür ve eleştirel düşünceyi 80 yıldır demir yumrukla ezen bir ideolojinin, İslamiyet’ten ya da herhangi bir dinden daha “bilimsel” olmadığı açıktır.

İkincisi, sosyalist düşünce ve proje, Marx ve Engels’in Manifesto’da çok açık ifade ettikleri gibi, marksistlerin tekelinde değildir ve olmamıştır. İnsanlık Eflatun’dan ve Spartaküs’ten bu yana sosyal adaleti, eşit ve özgür gelişmeyi sağlayan bir düzene hasret duymuş, ve bunu çok değişik zemin ve çerçevelerde ifade etmiştir. Benim de savunucusu olduğum marksizm, bu zeminlerden (en popüleri olsa da) yalnızca biridir; ve onu diğerlerinden ayıran temel iddiası, enternasyonalist, bilimsel ve tutarlı olmasıdır. Bu da elbette ki sonuçta yalnızca bir iddiadır; garantisi elimize bir mühürle verilmiş değildir; ve her dönemde, her koşulda biz marksistlerin yeniden üretmek ve hayatın içinde yeniden doğrulamak zorunda olduğu bir söylemdir.

O zaman şu soruyu soralım

DİNSEL DEĞERLERDEN HAREKETLE SOSYALİZME VARILABİLİR Mİ?

Evet, varılabilir; ve şayet kör cahil değilsek, 20 yüzyıl tarihinin ve günümüzün bize bu yönde sayısız örnek sunduğunu bilmek, hatırlamak durumundayız. Latin Amerika’da 1960’larda Camillo Torres ile başlayan “gerilla rahipler” kuşağı, Papalığın tüm çabalarına rağmen durdurulamayan “Kurtuluş Teolojisi”, El Salvador’da hayatını yoksulların devrimci mücadelesine adayan ve ölüm mangalarınca katledilen Başpiskopos Romero, kökü 18. yüzyıldaki yoksul misyonerlere dayanan sağlam bir halkçı-Hristiyan geleneğin günümüzdeki uzantıları olarak algılanmalıdır. Bugün sol Hristiyan akım, Nikaragua’dan Şili’ye kadar tüm Latin Amerika’da, iktidarda ya da muhalefette, solcu halk hareketinin vazgeçilmez, ayrılmaz parçası haline gelmiş durumdadır.

Benzer bir durumu, Hristiyan dünyası 70’li yıllarda Avrupa’da, özellikle İtalya ve Fransa’da da yaşamış; o yıllarda yapılan istatistikler genç papazların ve dini okul öğrencilerinin %20 ila 30’unun Komünist Parti’lere destek verdiğini ortaya koymuştu. Komünistlerin Alman işgali esnasında kiliseyle dostça ilişkiler kurduğu komşu Yunanistan’da (ve Kıbrıs’ta) ise bugün dahi sol hareket, dindar camiada azımsanamayacak bir taraftar kitlesine sahiptir. Kıbrıs’ta Komünist Parti (AKEL) üyesi papazların var olduğu haberleri Türkiye’ye geldiğinde ezberlerimiz bozulmaktadır.

Peki ya İslam ? Türkiye’de “aydın” ve “ilerici” kesimimizde Hristiyanlığın her açıdan İslam’dan daha ileri ve pozitif olduğuna dair dile getirilmeyen, ama varlığı net biçimde hissedilen bir gizli “konsensüs “ vardır; ve bunun ardında sayısız, ve bir o kadar da temelsiz argüman mevcuttur (“Onlar ne de olsa Reform’larını yaptılar”, “Bizde Protestanlık var mı ki ?” “Hristiyanlık kadına değer veriyor; bizde o yok”….vs). Dolayısıyla “Hristiyan toplumlardaki sosyalistlerin başardığı bu diyaloğu biz niye Müslümanlarla başaramayalım?” sorusuna aranacak cevapları daha baştan bir kötümserlik denizinde boğmak için bilinçli ya da bilinçsiz bu argümanlar epey kullanıldılar. Bunların da boş laf ve palavra olduğunu anlamak için dünyaya göz gezdirmek yeter. 1960’larda sadece İslam dünyasının değil, tüm dünyanın en güçlü ve kalabalık Komünist Parti’lerinden biri Endonezya’daydı; ve bu parti, bir çok şey yanında, gücünü Müslümanlarla ve İslamiyetle kurduğu başarılı ilişkilere borçluydu. 1940’larda kurulan ve İslamiyetle sosyalizmin ideallerini birleştiren “Sarekat Rakjat” (Halkın Birliği) hareketi, komünistlerle güç birliği yapmış; bu işbirliği her iki hareketi de karşılıklı güçlendirmişti. 1968’deki askeri darbe ve arkasından gelen kan banyosu, bu hareketi de komünistlerle birlikte fiziken yok etmiştir. Malezya’da 1950’lerde KP’nin başlattığı gerilla hareketinde binlerce Müslüman emekçi, Budist kökenli kardeşleriyle Halk Ordusu saflarında omuz omuza savaşmıştır. Filistin, Lübnan ve Mısır Solu da, aynı başarılı ilişkinin Arap dünyasındaki örnekleridir.

Ancak, bu örneklerin ötesinde, “bir insan, Müslümanlıktan hareketle nasıl sosyalizme varabilir ?” sorusuna, en net ve dolaysız cevabı, sanırız usta romancı Vedat Türkali vermektedir. Kendi otobiyografisi niteliğinde olan “Komünist” adlı eserinde Türkali, sosyalizm fikrine nasıl ulaştığını anlatırken şunu açıkça belirtmektedir: “..kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm. Temelinde ilkel komünal paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan islam kültürüydü bu.” (“Komünist”, s.14)

İSLAMİ KÜLTÜR KARŞISINDA TÜRK SOLU

“AYIN KARANLIK YÜZÜ”

Türkiye Solu’nun islamiyet karşısındaki tavrı nedir, ya da geçmişten beri genel olarak ne olmuştur ? 1923’de Kemalizmin hayata geçirdiği “Batıcı” modernizasyon projesi, bilindiği gibi İslamı yer altına itmiş, İslami kültür ve değerler uzun bir süre toplumsal yaşamımızda “ayın karanlık yüzü “konumunda kalmıştır.. O dönemde kemalizmin baskıcı ve anti-komünist politikalarını şiddetle muhalefet eden sol (TKP), gösterdiği onurlu direnişe rağmen kemalizmin modernizasyon projesini bir bütün olarak tartışmamış, sorgulamamış; dolayısıyla zımnen kabul etmiş; bir çok konuda olduğu gibi İslamiyete karşı tavır da bu zımni kabulün izlerini bugüne kadar taşımaya devam etmiştir. Bu tavır, aşağıda zikredeceğimiz birkaç istisna dışında, genel olarak ilgisizlik, İslami kültür konusunda bilgisizlik, hatta yer yer İslami semboller karşısında (garip bir alfabeyle yazılan pankartlar, sakallı yüzler, anlaşılmayan dualar, baş örtüsü..) kemalistlerle ortak bir tedirginliğin ve irkiltinin paylaşılmasına kadar uzanmaktadır.

2008 seçimlerinde, benim de oyumla desteklediğim bir bağımsız sosyalist adaya “Din konusunda tavrınız nedir?” diye sorulduğunda “Bu konuyu yakından takip ediyoruz. Özellikle Protestan ve Katolik vatandaşlarımıza yapılan baskıların takipçisiyiz” cevabını vermişti. Duyduğumda kulaklarıma inanamadığım bu cevap ya ahmaklık, ya ucuz kurnazlık, ya da en hafifinden ciddiyetsizlikti. Nüfusunun %99’unun Müslüman olduğu bir ülkede “din” deyince akla, sayıları birkaç yüzü geçmeyen katolik ve protestanların gelmesi cidden ağır bir patolojik vakadır; ama sol içinde (herşeye rağmen desteklediğimiz) bu arkadaşımızla sınırlı değildir. Bu tür bir cevap aslında biraz da kaçınılmazdır; zira sol hareketimizin islamiyete ilişkin bir görüşü, tezi, ya da araştırması yoktur. 1960’larda kitleselleşen ve kültürel seviyesi de gelişen sol hareketimizin islamiyetle ilgili bilgilendiği ilk kitapların, bir Fransız marksisti olan Maxime Rodinson’un iki eseri (“Hz.Muhammed” ve “İslam ve Kapitalizm”) olduğu hatırlardadır. 500 yıl boyunca dünyada İslam’ın merkezi olmuş, bugün de İslamiyetin (beğenelim ya da beğenmeyelim) toplumsal ve siyasal yaşamda ciddi etkinlik sahibi olduğu bir ülkede, İslamiyetin Fransız aydınlar üzerinden öğrenilmesi şüphesiz bir utançdır; ama bunun bir “utanç” olduğunun dahi algılandığı ya da hissedildiği süphelidir.

Bu resmin dışına çıkmayı başarmış bir sosyalisti burada saygıyla anmamız gerekir: Dr.Hikmet Kıvılcımlı. Her alanda, hazır klişelerin ötesinde Türkiye’ye özgü görüşler ve tezler üretmeyi kendine vazife edinmiş olan bir marksist olarak Kıvılcımlı, İslamiyet ve Kuran’la ilgili ilginç çalışmalar yapmış; İslamiyet’teki “Allah’ın 99 ismi” konusunda önemli sosyolojik analizler geliştirmiştir. Kıvılcımlı’nın bu eseri bugün ele alınıp değerlendirilmiş olmaktan çok uzaktır; zira bu çalışmayı değerlendirecek kadar teolojik bilgi, sol hareketimizde hemen hemen yoktur. Peki bu tarz bir çalışma niçin önemlidir ?

Sorun, en azından üzerinde hareket ettiğimiz zemini tanımaktır. İslami değerleri ve kültürü şu ya da bu ölçüde benimseyen, buna karşılık emperyalizmin ve kapitalizmin ezdiği milyonlarca emekçi, sosyalist hareketimizin yanına kazanması gereken bir hedef kitle olarak önümüzde durmaktadır, ve “sosyalizmi benimsemeleri için önce ateist olmalarını sağlamak gerekir” gibi bir aptallığı politika olarak benimsemiyorsak , onları anlamak ve ortak bir dil geliştirmek gibi bir görevle karşı karşıyayız demektir. Bu da, bu topraklarda 1000 yıllık bir geçmişe sahip olan İslami kültürü, tüm çeşitliliği ve variyantlarıyla tanımaktan geçer. Her dinde olduğu gibi İslamiyette de, egemen sınıfların işine gelen öğelerin yanı sıra ezilen sınıflara da hitap eden, onların özlem ve umutlarına denk düşen değerler ya da öğeler mevcuttur; ve sol hareket, pekala bu öğeleri keşfederek kendi söylemine yerleştirebilir; veya bu söylemi bir bütün olarak benimsemiş dürüst müslüman muhaliflerle diyalog kurarak ortak bir mücadelenin zeminini yaratabilir. Bu konuda geç bile kalındığı ortadadır.

MEVCUT POLİTİK KONFOR ALANLARININ SONU

MÜSLÜMAN ANTİ-KAPİTALİSTLER

Sol hareketimizin bu konudaki tutukluğu ya da politikasızlığı kronik bir şekilde sürmekte iken, kaderin garip bir tecellisi olarak bu boşluk tersten doldurulmuş; anti-kapitalist olduğunu söyleyen bir müslüman grup solun ayağına gelmiştir. Söylemlerinde emperyalizme, kapitalizme, etnik baskıya ve ayrımcılığa, her türlü sömürüye, laik ya da islami her türlü çıkar grubuna karşı olduğunu söylemekle kalmayan, dindarlığın bir yaşam biçimi olarak dayatılmasına da net bir biçimde karşı çıkan bir oluşumu karşımızda muhatap bulduk; ve bütün bu söylemlerin satır aralarında dahi, bir “takiyye”nin, bir “kurnazlık”ın izlerini bulmak pek mümkün olamadı. Geçtiğimiz senelerden beri “4 X 4 jipli ve Gucci’li” islamı eleştiren, 5 yıldızlı otellerde verilen iftar yemeklerindeki sahte dindarlığı ve ikiyüzlülüğü cesurca teşhir eden bu oluşumun 1 Mayıs’a katılması, üstelik AKP ağırlıklı Bursa’da ya da Ankara’da değil, sosyalistlerin ağır bastığı Taksim kutlamalarına katılması tüm Türkiye’nin ezberini bozmuştur. Bu, aynı zamanda hem egemen sınıfların, hem de sol hareketimizin politik “konfor alanının”, yani üzerinde iş yapmaya alıştığımız standart ideolojik-politik zeminin sarsılmasını da beraberinde getirmiştir, getirecektir.

Yıllardır solu “dinsizlik”le suçlayan sağ politikalar ve bugün de “siyasi islam”ı tekelinde tutarak hükümet etme iddiasındaki AKP için “hem müslüman, hem de anti-kapitalist” bir oluşum, ciddi bir soru işareti ve bir meydan okumadır. Bu hareket gelişir ve Türkiye Solu ile sağlıklı bir güç birliği kurarsa, gericiliğin 80 yıllık silahı olan ve ne yazık ki hala eskimeyen “sola karşı dini kullanma” kozu, büyük ölçüde etkisini ve vuruculuğunu kaybedecektir. Bu yüzden, kimi gazete yorumlarında da belirtildiği gibi, egemen islamcı kesimde bu oluşuma karşı daha şimdiden dişler bilenmeye başlamıştır.

Sol hareketimiz açısından da bir sarsılma söz konusudur. Çok sayıda sosyalist, bu hareketin törene katılımını sevinçle karşılamış olmakla birlikte, ortada çözülmesi gereken ciddi bir politik- ideolojik şartlanmanın varlığı da gözden kaçmamalıdır. Yıllardır, özellikle kemalizmin etkisi altında olan sol kesimler islami inancı bir bütün olarak “düşman” ilan ederken, ve kemalist olmayan kesimler için de islam, en azından “riskli” bir olgu ve “yabancı” bir madde olarak kalmış iken, “müslüman anti-kapitalistler” ile yanyana geçirilecek bir hayatın eskisi gibi olamayacağı ortadadır. 2 ihtimal söz konusudur:

1) Bu hareketin emperyalizm güdümlü bir hareket olduğu ortaya çıkar, veya sola karşı çirkin ve ters tavırlar içine girerler; böylece oluşan ilişki de kopar. Bu şimdilik pek mümkün gözükmemektedir; zira söz konusu ekip son derece olumlu ve tutarlı bir tavır içindedir. Ancak bu olasılığın sol içinde ciddi bir kitleyi de oldukça “mutlu” edeceği kesindir; zira böylece “eski tas, eski hamam” söylemlerimize geri dönmenin önünde engel kalmayacaktır.

2) Bu hareket gelişir, taraftar toplar, ve solla ilişkisini de bir güç birliği zemininde tutarlılıkla sürdürür. O zaman aklı başında hiçbir marksistin eskisi gibi kalması mümkün olmayacaktır. Niçin ?

Böyle bir ortamda sol, geçmişte hayalini dahi kuramadığı kesimlere, emekçi katmanlara ulaşma şansı bulduğunda kendi tez ve söylemlerini de inceltmek ve “Politzer solculuğu” ndan daha rafine ve derin bir düşünsel düzleme kendisini taşımak zorunda kalacaktır. Artık marksizmin din konusundaki tavrının yıllardır yanlış biçimde klişeleştirilmiş “din kitlelerin afyonudur”dan ibaret olmadığını, ideoloji düzleminin analizinin bir parçası olarak dinsel kültürün analizinin gerekliliğini, dünyada sosyalist ve dinsel hareketler arasındaki ilişkilerin tarihini, Türkiye özelinde dinsel akımların geçmişini, aralarındaki ilişki ve farklılıkları, tarihsel çıkış noktası olarak birer sivil organizasyon olan tarikatleri, onların Osmanlı’dan bugüne gelişimini öğrenmek ve anlamak zorunda kalacağımız açıktır.

Aslında bu, Türkiye Solu olarak önümüzde yıllardır görev olarak duran bir teorik atılımın yalnızca bir boyutudur. Anadolu halkları tarihinin ve kültürünün, Cumhuriyet tarafından yok sayılan, ama halkın içinde yaşamaya devam eden Osmanlı ve Selçuklu kültür mirasının, İslami kültürün yanısıra yerel kültürlerin, gayrimüslim kesimlerin iç dünyası da dahil açığa çıkarılması, özümsenmesi ve bir zenginlik olarak politik söyleme yansıtılması görevidir. Bu kısaca “Türkiye’nin ruhunun keşfedilmesi”dir ve müslüman anti-kapitalistlerle kurulacak diyalogun bu konuda bir başlatıcı, harekete geçirici olması en büyük temennimizdir.

Bu noktada, elbette geçmişten beri ısıtılıp önümüze sürülen birkaç parazitin de giderilmesi zorunlu hale gelmektedir:

TUDEH FOBİSİ

Ne zaman sosyalistlerle islami kesim arasında bir diyalog imkanı doğsa, ya da ne zaman sol ile islami kesim arasında bir ortak tavır ihtimali belirse (Ergenekon olayında olduğu gibi) ısıtılıp önümüze sürülen menü “TUDEH’i unutmayın” olmuştur. Burada İran devriminin gelişim aşamalarını analiz edecek ne yerimiz ne de zamanımız vardır. Ama bu konunun kısaca da olsa artık hakkı verilmelidir.

İran’da ne oldu ? Amerikancı-faşist Şah diktatörlüğüne karşı İran halkının gerçekleştirdiği ayaklanmada değişik politik kesimler, liberaller, islamcı sosyalistler, komünistler, islamcılar ..vs yan yana geldiler ve ortak bir mücadele verdiler. Bu ortak mücadelede uzun süre grupların değerlerine karşılıklı saygı ve dayanışma egemendi. Humeyni 1 Mayıs için yayınladığı bildiride “işçi sınıfının mübarek ve kutsal bir sınıf” olduğundan bahsederken, komünist TUDEH de “İmam’ın Çizgisi” diye Humeyni’nin radikal anti-emperyalist tavrını övüyordu. Şahlık yıkılıp ülke siyasal istikrara doğru giderken hegemonyayı ele geçirme mücadelesi başladı ve sonunda Humeyni ekibi savaşı kazanarak rakipleri olan Halkın Mücahitleri’ni, TUDEH ve Halkın Fedailerini, ve liberal Beni Sadr’ı tasfiye etti.

Burada olan biten aslında son derece basittir: Ortak düşmana karşı girişilen mücadelede bir süre beraber yürünür; daha sonra da ülkedeki siyasal hegemonyanın netleşmesi için müttefikler arası çatışma başlar ve bunlardan biri kazanır. İran’da radikal islami kesim kazanmış ve kendi dışındakileri tasfiye etmiştir. 1944’te Nazizmin yıkılışından sonra Doğu Avrupa’da komünistler liberalleri ve sağ sosyal demokratları, Yunanistan’da sağcılar ve kralcılar solcuları, 1974’de Portekiz’de Salazar rejimi sonrasında sosyal demokratlar ve liberaller birleşerek komünistleri, 1920’lerde Çarlık Türkistanı’nda bolşevikler ve sol aydınlar, islamcıları ve milliyetçileri aynı mantık içerisinde tasfiye etmiştir. Bütün bu örnekler içerisinde TUDEH’i daha özel ve daha “trajik” kılan hiçbir şey yoktur. Üstelik sol olarak beraber yürüyüp alkışladığımız bir kesimin daha sonra solun kellesini uçurmasına ille de örnek aranıyorsa, İran’a kadar dahi gitmeye gerek yoktur. 1920’de “kapitalizme ve emperyalizme karşı” savaştığını söyleyip Lenin’in desteğini alan, Türk komünistlerinin de bu yüzden sempatiyle baktığı M.Kemal hükümetinin 1922’den itibaren sola ait olan tüm örgüt ve kadroları dağıtarak hapsetmesi ve 30 yıl boyunca sola nefes aldırmaması akıllarımızdadır, ve solun asıl hafızasına kazıması gereken tecrübe de budur. Kemalizmle arasına düzgün bir mesafe koymasını başaran bir sol, başka kimsenin kuyruğuna da takılmamayı becerecektir.

Bu örneklerin tümüne bakıldığında, kimsenin kimseyle güçbirliği yapmayıp “kendi başına” politika yapması gerekir ki, bu geçmişte olduğu gibi bugün de söz konusu olamaz. Ancak şu soruyu açıkça soralım: Solun, müslüman anti-kapitalistlerle ilişkisi “bir süre beraber yürüyüp daha sonra gücü yetenin diğerini tasfiye etmesi” perspektifinde bir ilişki midir ? Cevap kesinlikle “hayır”dır, zira reel sosyalizmin çökmesinin ardından, marksistlerin de iktidar sorununa bakışları değişmiştir, değişmek de zorundadır. Eskiden sosyalizmi “disiplinli ve yekpare bir marksist partinin iktidarı tümüyle ele geçirmesi” olarak algılarken, tarihsel gelişme bu tür tekelci ve dışlayıcı modellerin bir süre sonra ne denli gelişmeyi frenleyici ve yozlaşmaya açık olduğunu göstermiştir. Artık sosyalizm salt bir iktidar sorunu olmadığı gibi (iktidar konusu önemini korumakla birlikte), bundan böyle tek bir görüşün ya da örgütün değil, sömürüye ve baskıya karşı değişik kesimlerin adil ve özgür bir toplum uğruna ortak eylemi, ortak mücadelesi, ve elbette ki ortak iktidarı olarak algılanmak durumundadır. İslami söylemle kapitalizme karşı savaşan kesimler, bu mücadelenin içinde kalmayı başarırlarsa, bugün olduğu gibi gelecekte de marksistler olarak onlarla omuz omuza yürümememiz için bir sebep yoktur.

SONUÇ YERİNE

“Topu topu bir hafta önce 1 Mayıs kutlamalarına birkaç bin kişilik bir yeni grubun katılması, bu kadar kalem oynatmaya, ve bu kadar beklenti yaratmaya değecek bir olay mıdır ? Daha ortada bir şey yokken sen onlarla ortak iktidara zıpladın. Hele bekleyelim ve görelim” düşüncesi akla gelebilir. Sorun, çok sık yapıldığı gibi, bir yeniliğin üzerine atlayıp onun şampiyonluğunu yapmak olmamalıdır. Solda maalesef bu tür yeni olguların üzerine atlayanlar, o konuyu alabildiğine mübalağa ederek bir tür sahiplenme ve “alamet-i farika” yaratmaya çalışmış; ancak bir süre sonra o yeniliğin de düşünsel anlamda “içi boşalmış”tır. (Geçmişteki işçi grevleri, feminizm, vs konusundaki tartışmalar hatırlardadır). ”Müslüman solcular” meselesi anlık, konjonktürel bir olgu olarak görülse de, yukarda değindiğimiz gibi sol hareket açısından 80 yıllık bir yapısal eksiklikle, bir boşlukla yakından ilişkili olduğu için üzerine ciddiyetle eğilinmelidir. Umarız müslüman anti-kapitalist arkadaşlar 1 Mayıs’taki coşku ve kararlılıklarını artarak sürdürür, emekçilerin ve aydınların içinde dikilmiş suni duvarları bizlerle birlikte yıkar, ve bağımsızlığın, özgürlüğün ve emeğin Türkiye’sine doğru bizlerle omuz omuza mücadeleye daha büyük bir güç ve bilinçle katılırlar. Ancak bu beklenti boşa çıksa bile (ki sanmıyoruz) sosyalistler bu yeni durumu değerlendirmeli, yıllardır süren “sadece CHP’nin tabanına yönelik politika yapma” şeklindeki kısır ve raşitik perspektifi bir kenara atarak bu düzenin ezdiği milyonlarca dindar emekçiye ulaşmanın araç ve politikalarını daha bugünden kararlılıkla geliştirmelidir.

Sinan Dervişoğlu

(Star Gazetesi/ Açık Görüş)

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

1 MayısAdalet ve Kalkınma PartisiAmerika Birleşik DevletleriAnkaraAydınBursaCumhuriyet Halk PartisiDarbeEndonezyaErgenekonFilistinFransaİranİtalyaLübnanMısırPortekizStar tvYunanistanolay
Görüş Bildir