Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Afrika Çöllerinde Thelma ve Louiseler - Asuman Kafaoğlu Büke

-
4 dakikada okuyabilirsiniz

Afrika Çöllerinde Thelma Ve Louiseler

Afrika Çöllerinde Thelma Ve Louiseler

Bir romancının tanınması, adının okurlar tarafından bilinir olması, yıllar süren uzunca bir dönemdir genelde. Gazeteci yazarların böyle bir sıkıntısı olmuyor, adlarını zaten biliyor okurlar; makalelerini düzenli okuyanlar, kitapları çıktığında da vakit kaybetmeden alıyorlar. Hele hele yazmaktan mahrum bırakılmış gazeteci yazarların kitapları daha da ilgi görüyor.

Ece Temelkuran ikinci romanı Düğümlere Üfleyen Kadınlar ’la yine Ortadoğu’ya götürüyor okurlarını. Tunus, Libya, Mısır ve Lübnan’da geçen bir romanla karşımızda bu sefer. Roman anlatıcısı, Türkiye’de işten atılmış bir gazeteci. Bir kez cama yazdığı adını okuyamasak da, hikâyesini öğreniyoruz. Roman, Tunus’ta bir otelde başlıyor. Aynı otelde, Kartaca kraliçesi Dido hakkında araştırma yapan Mısırlı akademisyen Maryam ve dans okulu kurmak isteyen Tunuslu dansöz Amira da kalıyor. Aynı yaşlardaki üç kadın tanıştıktan kısa bir süre sonra yaşlıca bir kadın tarafından akşam yemeğine davet ediliyorlar ve böylece Madam Lilla’nın gizemli dünyasına adım atıyorlar.

Her birinin Tunus’ta bulunma nedeni farklı, her birinin buradan gitmeyi isteme nedeni de çok farklı ama birlikte büyük bir maceraya atılmaya karar veriyorlar. Madam Lilla’nın koruyucu ve yönlendirici tavrıyla kendilerini Libya çöllerinde buluyorlar. Dört kadın ayrıca kendilerine eşlik edecek kadın dostlar bulmakta zorlanmıyorlar. Madam Lilla’nın eski sevgilileri, eski tanıdıkları, kardeş bildikleri yardımlarını esirgemiyorlar ama bazen de eski düşmanlara rastladıkları oluyor, o zaman da kavga başlıyor hatta silahlar çekiliyor.

Kendilerini tanıma, anlama ve çözme

Maryam’ın sırrını romanın başlarında tahmin ediyoruz fakat Madam Lilla ve Amira’nın sırlarıyla birlikte hepsinin hikâyesi parça parça çözülüyor. Sonuçta tüm yolculuk hikayeleri gibi, amacın kendisi yolculuk ve dolayısıyla macera olmaya başlıyor. Kendilerini tanıma, anlama ve çözme, aradıkları şeylerin üstünde önem kazanıyor. Ece Temelkuran öyküyü çok kereler başa dönerek, tekrarlayarak anlatıyor. Bir yerli dizi temposunda ilerlediğini söylemek yanlış olmaz. Bu tekrarlar yüzünden çok kereler aynı karakteristiklerin altı çiziliyor. Örneğin, Maryam’ın ne denli erkeksi olduğu, hamamda, barda, deveye binerken, sürekli karşımıza çıkıyor. Sanki bir tek özellikle dikkat çeken, bir tek davranışla varlık buluyor. Buna karşılık Amira tam tersi çok kadınsı, o da dans ederken, erkeklerle konuşurken, en basit ve sıradan davranışlarında bile dişiliği hatırlatılıyor. Roman bu yüzden başlarda akıcılık kazanamıyor, hep aynı şeyleri okuyoruz izlenimi ediniyoruz. Hep aynı özelliği ile dile geliyor karakterler. Biri erkeksi diğeri aşırı kadınsı bu iki kadın, birbirlerini tamamlar şekilde gelişiyorlar roman içinde.

Romanda asıl ilginç olan tabii ki Ortadoğulu kadınların kadınlıklarını nasıl taşıdıkları. Bu açıdan baktığımızda roman düşündürücü ve anlamlı. Madam Lilla ve diğer deneyimli kadın kahramanlar özellikle bu genç üç kadının kendilerini bulma sürecinde kadınlık erdemi üzerine bilgiler veriyorlar. Öğrettikleri genelde hep erkeklerin dünyasında kadının nasıl yer bulacağı ile ilgili. Bana öyle geldi ki, sanki bu öğütlerle kadınları sinsiliğe davet ediyorlar. Kadın erkeğini nasıl yönetmeli türünden. Örneğin deveye binmeyi öğrenirken verilen bilgi: “Altınızdaki hayvan sizden yüz kat kadar güçlü, ama o bunu bilmiyor. Bunu sadece siz biliyorsunuz. Ona hissettirmeyeceksiniz. (...) Erkekler gibi.” Modern Arap kadınları ne denli gelenekselleşmiş kadın rollerine kendilerini hapsettiklerinin farkında değil gibiler. Erkek-kadın ilişkileri konusunda erdemli kadınlar hep erkeğin nasıl yönetileceği, kadının nasıl erkek üzerinde iktidar sağlayacağı bilgisini veriyorlar. Kadın ve erkek dünyalarının arasında bir uçurum olmasından, ortak kaygılar taşımadıklarından kaynaklanıyor belki bu. Romanın bazı bölümlerinde harem kadınlarını çağrıştırdıklarını, kendi sınırlandırılmış dünyaları içine kısıldıkları izlenimini ediniyoruz. Kurban kadın ya da kalpsiz kadın ikilemi dışında bir kadın olma şansı tanımıyorlar kendilerine. Öğrettikleri stratejiler hep doğallıktan uzak. Aslında daha da ileri gidip kendilerini aslan terbiyecisi gibi gördüklerini anlıyoruz. Tüm erdemlerini erkekler üzerine harcamak zorunda kalmış bu romanın erdemli Ortadoğulu kadınları. Kızlarını da aslan terbiyecisi olarak hazırlamayı görevleri biliyorlar. Düğümlere Üfleyen Kadınlar , baştan sona kadın kahramanlarla dolu fakat dünyaları o denli erkeklere ait ki, erkek kahraman olmadığında da konu hep erkekler. “Bir erkeğe yeterince iyi davranılınca, alçağa dönüşür” felsefesi ile hayatlarının her alanını kaplayan erkek güvensizliği hissediliyor.

İskenderiye’deki kadın tarikatı

Bunun yanı sıra erkeklerle ilişkiler ne denli zorlayıcı olsa da kendi aralarında bağlar, sağlam. Kız kardeşlik sık kullanılan motiflerden biri. İlk başta üç genç kadın arasında oluşan dostluk buna hoş bir örnek oluşturuyor fakat asıl önemlisi yeni tanıştıkları kadınlardan gördükleri destek. Örneğin, yanlarında kaldıkları Amazir kabilesi, tam da adlarının benzeri Amazon kadınlarını çağrıştırıyorlar. Amazir milislerin lideri Sarya, onları sınırda karşıladığında cipin bagajı Kalaşnikof’larla dolu. Romanın bu noktada farklı maceralara kayacağını hissettiriyor. Benzer bir sahne daha sonra Firdevs’in kızlarıyla karşılaştıklarında yaşanıyor. Kadın tarikatları, çok önem verdikleri işlerle uğraşıyorlar. Aslında savaşları da çok kadınsı, erkekler için hazırladıkları silahların ve yiyeceklerin içine onlara moral verecek küçük notlar yazıp, şekerlerin içlerine koyuyorlar. Böylece cephede savaşan erkekler kendilerini düşünen ve özleyen kadınları düşünerek daha kolay savaşır diye bir umutları var. İskenderiye’deki kadın tarikatı da benzer şekilde tekstil ürünlerin etiketlerine gizli notlar dokuyarak, varlıklarının başkaları tarafından görünebilir olmasını sağlamaya çalışıyorlar. Küçük çabalarında ve işlerini aşırı ciddiyetle yapmalarında acıklı bir yan var.

Bir kadın romanı, bir yol romanı gibi tanımlamaları yaptıktan sonra asıl romanın merkezine gelip, Arap Baharı’ndan söz etmek gerekir. 2010 yılında başlayan ve tüm dünyada heyecan yaratan Arap Baharı sonrasını anlatıyor Temelkuran. Diktatörlere ve insan hakları ihlallerine başkaldırı olarak Tunus ve Mısır’da başlayan, ardından tüm İslam ülkelerini etkisi altına alan bir umuttu Arap Baharı. İslamiyet’in nicedir yaşaması beklenen Rönesans’ının müjdecisi olarak, özellikle ülkemizde, çok yakından takip edildi. Protestoların çoğunda işsizlik, sağlık ve eğitim kurumlarının zayıflığı da konu ediliyordu ama bir yandan da Batılı kapitalizmin tetiklediği bir liberalizm atağı olarak da görüldüğü oluyordu. Roman, bu süreci efsaneleştirmiyor ve romanın geri planına yerleştiriyor. Tahrir’de yaşananlar değil, bunların bugüne bıraktığı izler temel oluyor. Temelkuran ülkeleri ya da devrimi değil, kadınların çok kişisel hikâyelerini anlatıyor.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Ece TemelkuranLübnanMısırTunuskadınlaryerli dizi
Görüş Bildir