"Vampirin Kültür Tarihi"

-

"Vampirin Kültür Tarihi"

"Vampirin Kültür Tarihi"

Sinemada, edebiyatta, TV dizilerinde ve çizgi romanlarda karşılaştığımız, şeytani gece yaratığı ya da kam emen yaşayan ölü yani vampir imgesi neyi simgeliyor ve bugünkü kavranışına nasıl vardı? Gülay Er Pasin'in Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan "Vampirin Kültür Tarihi" okuru değişik bir gezintiye çıkarıyor.

Ayrıntı Yayınları 2013'e değişik ilgi alanlarından okurlara çekici gelecek kitaplarla girdi. Gülay Er Pasin'in "Vampirin Kültür Tarihi" adlı araştırması bunlar arasında dikkat çekiyor. Kitapta popüler kültür ürünlerinde gittikçe daha fazla yer alan vampir imgesinin bugünkü kavranışına nasıl vardığını anlatıyor.

Ayrıntı Yayınları'nın Melih Pekdemir'in çevirisiyle okurla buluşturduğu Roland Boer'in, "Cennetin Eleştirisi - Marksizm ve Teoloji" kitabında Marksizm ile teoloji arasındaki diyalog ve tartışmalara eleştirel bir bakış sunuluyor ve 20. yüzyıl boyunca bu alanda söz söyleyen sekiz önemli düşünür olan Bloch, Benjamin, Althusser, Lefebvre, Gramsci, Eagleton, Zizek ve Adorno mercek altına alınıyor.

Howard Saul Becker'in "Sanat Dünyaları"nda ise, onlu yaşlarından itibaren barlarda, gece kulüplerinde ve striptiz kulüplerinde piyanistlik yapan yazarın sanat eserlerinin oldukları şey haline gelmesi süreci anlatılıyor.

Ayrıca Ayrıntı Edebiyat'ta da Julian Barnes'in son romanı "Bir Son Duygusu" okurla buluştu.

Vampirin Kültür Tarihi - Gülay Er Pasin

Günümüz sinemasında, edebiyatında, televizyon dizilerinde ve çizgi romanlarında hep başköşeye oturmuş, çarpıcı bir görsellikle sunulan ve çelişkili özellikleri bünyesinde barındıran vampir, popüler kültürde her geçen gün artan oranda bir arzu nesnesine dönüşüyor.

Bilincini, hafızasını, dolayısıyla insanlığını tamamen yitirmemiş bu şeytani gece yaratığı irade sahibi, acı çekebiliyor ve zamanla baş etmeye, ölümsüzlüğüne anlam bulmaya çalışıyor; tanrıyı arıyor ve varoluşunu sorguluyor. Yaşayan bir ölüdür o. Ölümsüzlüğüyle çaresiz, güçleriyle kudretlidir. Gecede yaşamaya mahkûmdur ve her gece yaratığı gibi hem korkuya hem de şehvete, arzuya ve heyecana davetiye çıkarır. Zaten vampirin bu kadar ilgi görmesinin nedeni de böylesine derin çelişkilerin yaratığı olmasından geliyor.

Marx, kapitalist sistemde emekçinin sömürülmesini vampirin kan emmesi metaforuyla açıklayarak vampir imgesini olağanüstü zengin bir alana taşımıştır. Vampir gibi sermaye de yaşayan ölüdür, emekçilere geçirdiği dişleriyle artı-değeri emer damarlarından. Kanını emdiği kişi üzerinde hipnotik etki yapar vampir, tıpkı sermaye gibi.

Vampirin Kültür Tarihi, ölüm korkusu, ölüm ötesi, ruhun biricikliği, ölümsüzlük düşü gibi insanın en temel korkularını ve arzularını simgeleyen vampir karakterinin hangi kültür örüntüleriyle bugünkü kavranışına vardığını anlama çabasının ürünüdür. Aynı zamanda bir kültür tarihi olarak da okunabilecek bu kitap, dünyaya döndüğü andan itibaren vampirin kan izlerini takip ederek ona varlık kazandıran temel insani sorunlara eğiliyor.

Cennetin Eleştirisi - Roland Boer

Cennetin Eleştirisi adlı bu kapsamlı çalışmada Roland Boer, Marksizm ile teoloji arasındaki diyalog ve tartışmalara eleştirel bir bakış sunarken, 20. yüzyıl boyunca bu alanda söz söyleyen sekiz önemli düşünürü mercek altına alıyor: Bloch, Benjamin, Althusser, Lefebvre, Gramsci, Eagleton, Zizek ve Adorno.

Bu kitap, tarihsel iki tutkudan, Marksizm ve teolojiden hareketle hem bu iki alanın kendi kavramlarına hem de aralarındaki girift ilişkiye değiniyor. Böylesine zengin bir bilgi hazinesinin içinde eleştirinin yeterince yer bulmadığı düşüncesinden hareket eden yazar, farklı düşünürlerin kendi terminolojilerini çözümleyerek, eksik bırakılan yanlara ışık tutmaya çalışıyor. Bu yüzden, metinlerin ihmal edilmiş ayrıntılarına eğilirken, kendi farkını ortaya koymaktan ziyade, incelediği her yazarın özgün yöntemi içinde bir analizini yapmayı tercih ediyor.

Yazarın amacı, Marksizm ile teolojiye yeni bir bakış sunmak veya Marksist kategorileri teolojiye uygulamak değil. Farklı ideoloji ve düşüncelerin altında örtük bir teolojinin yattığını göstermek gibi bir amacı da yok.

Marksist geleneğin etkisiyle dolaşıma girmiş olan “afyon”, “baskıya karşı sığınak”, “ruhsuz dünyanın ruhu” gibi kavramlardan, Avrupa tarzı politik teolojiye ve Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisi akımlarına kadar geniş bir alanda dolaşan yazar, bu konulardaki genel yaklaşımı sorguluyor. Bu sorunu tartışan herkesin bildiği kavramlarla ayrıntılarda gizlenmiş kavramları farklı bakış açılarıyla harmanlayarak yeni yaklaşımlara kapı aralıyor.

Roland Boer’in Türkçe baskı için yazdığı Önsöz’le birlikte yayımlanan Cennetin Eleştirisi, yazarın ifadesiyle, aynı zamanda teoloji hakkında bir kitaptır. Ele alınan sekiz düşünürün teolojiye yaptıkları ve yapabilecekleri katkı da irdeleniyor bu çalışmada.

Pek çok düşünürün ve siyasi, kültürel hareketin etkilendiği bu önemli tartışmayı farklı açıdan ele alan bir kitap Cennetin Eleştirisi.

Sanat Dünyaları - Howard Saul Becker

Onlu yaşlarımdan itibaren barlarda, gece kulüplerinde ve striptiz kulüplerinde piyanistlik yaptım. Bu deneyimlerden ve sanatla ilgili başka yerlerden edindiğim diğer deneyimlerden biliyordum ki sanat eserlerinin oldukları şey haline gelmesi için, çok sayıda farklı kişinin yaptığı faaliyetlerin koordine edildiği bir ağ gerekiyordu. Bu deneyimlere dayanarak sezgilerim bana bu tür ağları ve faaliyetleri çalışmanın, sanatı düşünmenin verimli bir yolu olacağını söylüyordu. (…)

Sanat Dünyaları gibi bir kitap yazmanın kendisi de bir süreçtir. Ben sanat hakkında bir kitap yazmak için yola çıkmadım. Sadece, sanatın ortaklaşa bir faaliyet olduğu konusundaki sezgimin peşine düşmek ve beni nereye götüreceğini görmek istedim. Konuyla derinden ilgilenmeye başladıktan sonra, o vakitler, daha sonraları olduğu kadar yaygın bir konu olmayan sa-nat sosyolojisi üzerine bir ders vermeye başladım. Okumalarımda ve şahsi deneyimlerime dair düşündüklerimde özellikle ilgimi çeken şey üzerine her hafta ders vermek, bir çerçeve, bir taslak sağladı. Öğrencilerin dikkatlerini çekmek için ilginç örnekler verdim; Los Angeles’taki Watts Kuleleri’ni inşa eden adamın öyküsü öğrencileri o denli büyüledi ki uyumsuzlar ve sanatları hakkındaki bölümün çekirdeği haline geldi.

Sanatı kolektif bir eylem olarak ele alan bir klasik sosyoloji ve sanat kitabı diyebileceğimiz Sanat Dünyaları, bir sanat eserini “yaratan” üreticiler, satıcılar, icracılar, eleştirmenler ve tüketicilerden oluşan işbirliği ağı üzerinde duruyor. 1982 yılında yapılan ilk baskısı gerek sanat gerek sosyal bilimler alanında bir başyapıt olarak kabul gören Sanat Dünyaları’nın 25. Yıl Özel Baskısı’nda yazar çok geniş bir kesimin etkilendiği bu büyük eserin ortaya çıkış sürecini de anlatıyor okura.

“Sanat dünyalarının nasıl işlediğine dair ilginç ve çığır açıcı bir gözlem.” Kirkus Review

Bir Son Duygusu - Julian Barnes

Julian Barnes’ın son romanı Bir Son Duygusu, yazarın önceki birkaç yapıtında da görüldüğü üzere, Barnes’ın yazarlığının gitgide başat öğesi haline gelmiş olan "anımsama yoluyla hayatı irdeleme” izleğinin çarpıcı bir açılımıyla başlıyor. Hikâyenin ana kahramanı Tony Webster, kırk yıl önce yaşadığı bazı olayları anımsar ve onları zihninde gelişigüzel bir sıraya dizer. Ne var ki, başlangıçta sıradan bir şeymiş gibi görünen bu anımsama edimi, Tony Webster’ın kendisine bir günce bırakıldığını öğrenmesiyle birlikte, kahramanın hayatını durmadan sorguladığı ve sonunda kendi kişiliğine ilişkin son derece karamsar sonuçlara varacağı acımasız bir kimlik arayışına dönüşecektir.

Emekli bir tarihçi olan ve şimdi pek etliye sütlüye karışmadan, hayatını tek başına sürdüren Tony Webster, geçmişinde bir kez evlenip boşanmıştır; Susie adında, iyi anlaştığını söylediği yetişkin bir kızı vardır. Günün birinde, bir avukattan aldığı bir e-postayla, kırk yıl önceki kız arkadaşı Veronica Ford’un annesinin ona vasiyetinde bir günce bırakmış olduğunu öğrenir ve çok şaşırır. Güncenin gerçek sahibiyse kırk yıl önce birlikte aynı okula gittiği, birçok yaşantıyı ve fikri paylaştığı ama ne yazık ki sonunda, kız arkadaşı Veronica’yı elinden alıp sonra da beklenmedik bir şekilde "sahneden çekilmiş” olan Adrian Finn’dir. Aralarında geçen olumsuzluklara karşın, zekâsına ve hayatı derinlemesine kavrayışına büyük hayranlık duyduğunu söylediği ve evet, artık ”sahnede olmayan” Adrian Finn…Tony Webster, kendisine ait olduğunu ileri sürdüğü bu günceyi, Veronica’nın kendisinden ister ancak Veronica, onun bu isteğini yerine getirmeye yanaşmaz. Birkaç kez buluşurlar ve her buluşmalarında, Veronica’nın keskin sözlerinin yüzünde patladığını hisseder: "Anlamıyorsun işte. Hiçbir zaman anlamadın ve asla da anlamayacaksın!” Tony Webster’ın bir türlü anlayamadığı şey nedir? Tony’nin hayatla ne alıp veremediği vardır? Yoksa, hikâyesinin sonunda acı bir şekilde düşündüğü gibi, her yerde "kargaşa” mı vardır?

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AfyonKitapTercih
Görüş Bildir