Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

“Uykuların Doğusu” Üzerine

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

“Uykuların Doğusu” Üzerine

“Uykuların Doğusu” Üzerine

Geleneksel anlatıların dışında bir örnek olarak değerlendirilebilecek olan “Uykuların Doğusu” sıra dışı kurgusuyla dikkat çekiyor. Anlatıcının okurla konuşması ile başlayan kitap iç içe geçmiş birçok öyküyü içeriyor ve tabi ki bu öyküler birbirinden kopuk bağımsız öyküler değil. Her biri bir şekilde birbiriyle ilişkilendirilmiş bir bütün oluşturan öyküler.

İç içe geçmiş bu öyküleri yazar, okuyucunun karşısına hiç beklemediği bir anda çıkarıveriyor. Böylece okuyucu bir an durup bir önceki öyküyü hatırlamaya çalıyor. Bu da kitaba; okuyucuyu yormayan, ona hiçbir görev vermeyen geleneksel anlatıların karşısında okuyucuyu sürekli uyanık tutan, bağlantılar kurmasını sağlayan bir anlatı olma özelliği kazandırıyor. Yazar bu geçişleri fark etmede ya da geçişleri belirginleştirmede bütünüyle yalnız bırakmıyor okuyucuyu, farklı zaman kipleri kullanarak ve cümle tekrarlarıyla yardımcı oluyor ona. Öyle ki tam okuyucu öyküye kendini kaptırdığında, diğer öyküyle ilgili bir cümleyi karşında buluyor, öyküler yan yana ilerliyor. Yazar nerdeyse her paragraftan sonra bir cümle koyarak okuyucuya öykü içinde öykü olduğunu unutturmuyor. Çift zamanlı hatta çok zamanlı bir anlatımın en keyifli örnekleri de burada ortaya çıkıyor zaten.

Uykuların Doğusu’nun dikkat çeken bir başka yönü ise tek bir anlatıcısının olmaması. Kitapta iki anlatıcı var ve bu iki anlatıcı geçmişi ve bugünü anlatıyor. Kitabı okuyanların hemen aklına gelmiştir, anlatıcılardan biri badem bıyıklı adam -kendi geçmişini anlatıyor- diğeri ise genel anlatıcı –badem bıyıklı adamın kitaptaki bugününü anlatıyor-. Sonra badem bıyıklı adam kendi öyküsünü kesiyor ve kitaptan çıkıyor. Anlatıcıysa devam ediyor. Bu iki anlatıcının ortak yönleri de var tabii, mesela “arayış”. Arayış kavramı hem bu öykülere hem kitabın tamamına sinmiş gibi görünüyor. Örneğin daha önce hiç görülmemiş, belirsiz bir kuşun aranması var. Bu arayış, kitabın tamamına hâkim. Kişileri de belirsiz ve sonuçlanmayan bir arayış içinde görüyoruz çoğu zaman. Anlatıcının dedesinin bu kuşu araması, radyo evindeki uzun boylu adamın bir şey arar gibi yollara düşmesi, arada geçen öykülerdeki kişilerin bir şeyler araması (haziranın aranması) buna örnek gösterilebilir.

Postmodernist edebiyatın en önemli örneklerini veren Toptaş bu kitabında da postmodern unsurları başarıyla kullanıyor. Belirsizlik bu unsurların başında geliyor. Belirsizlik burada dönüşüm olarak karşımıza çıkıyor. Kişiler kişilik özellikleriyle net bir şekilde açıklanmadıkları gibi birbirlerine dönüşerek bu belirsizliği daha da kuvvetlendiriyorlar. Kitapta hiçbir karakterin kişilik özelliği ya da fiziksel özelliği verilmiyor. Hatta öyle ki kişilerin adları bile verilmiyor. Onları sadece “baba, dede, badem bıyıklı adam, dayı” gibi sözcüklerle tanıyoruz. Bunlar gibi okuyucuyu şaşırtacak ve zorlayacak daha birçok dönüşüm bulmak mümkün. Belirsizlikler sadece dönüşümle ortaya çıkmıyor, zaman ve mekândaki belirsizlikler de dikkat çekiyor. Kitap içinde geçen öykülerin belli bir zamanı olmadığını görüyoruz. Bir dış zaman veremeyeceğimiz gibi çoğunlukla bir iç zaman da veremiyoruz. Sadece birkaç yerde “bütün gece, sabaha kadar” gibi ifadeler kullanılıyor, bunların dışında zamanı belirtecek sözcükler kullanılmıyor hatta belirsizliği güçlendirecek ifadeler kullanılıyor.

Mekan kullanımında da tam bir belirsizlik söz konusu. Öncelikle anlatının nerede hangi şehirde geçtiği belirtilmiyor. Yerle ilgili olarak sadece “bu şehir”, “burası” gibi ifadeler kullanılıyor. Öykülerin sonunun tamamlanmamış olması da bir belirsizlik unsuru olarak sayılabilir. Bu durum okuyucuya bu öyküleri tamamlama şansı veriyor.

Peki, bu kadar belirsizlik içinde kurulmuş bir roman, eksiklik hissi yaratıyor mu? Kesinlikle hayır. Bu belirsizlik size istediğiniz mekanı ve zamanı seçme özgürlüğü tanıyor ve böylece çok daha tanıdık, bildik bir öyküye dönüşüveriyor elinizdeki kitap.

Romanda, zaman, mekan ya da kişiler önemli değil, durumlar ve olaylar önemli. Belirlenmiş zaman ve mekanlar ister istemez bir önyargı oluşturmamıza neden oluyor. Uykuların Doğusu’nda ise bu bilgiler olmadığı için sadece anlatıya odaklanabiliyorsunuz.

Kitabın en belirgin özelliklerinden biri de yine postmodern edebiyatın temeli olan metinlerarasılık. Metinlerarasılık postmodernist edebiyat anlayışının en belirgin özelliklerinden biridir. Artık yaratılan hiçbir yazınsal eserin yeni ve özgün olamayacağını iddia eden bu görüşe göre her yazınsal eser, mutlaka kendinden öncekilere ait bir şeyler taşır. Bir başka deyişle yazılan her eser kendinden öncekilerin devamı olacaktır. Artık daha önce hiç kimsenin söylemediği bir şeyi söylemek ya da özgün bir şey yaratmak mümkün değildir. Yazar anlatısında kendinden önceki metinlere ya da çağdaşı metinlere gönderimde bulunabileceği gibi kendi metinlerine de gönderimde bulunabilir. Yıldız Ecevit bunu şöyle açıklar: “Somut gerçekliğin yerini metinlerin dünyası almıştır. Yani yazar metnin çoğu yerinde, somut yaşamdan değil de, eski metinlerin dünyasından esinlenerek yeniden yaratır.” (Ecevit,2001,s.191). Bir bakıma her metin bir başka metnin şekil değiştirmesidir diyebiliriz. Metinlerarasılığa kitaptan bir iki örnek verelim:

“…evliya ayağına değmiş kutsal sular, yurdularına saç telleri geçirilmiş evladiyelik iğneler, paramparça pöstekiler, rahleler, kitaplar, mumlar ve kırk sünnetsiz çocuk eliyle kırk dereden toplanıp kırk ayrı tasa doldurulan rengârenk taşlar getirilmiş.” (UD.30).

“…bir arada daha önce okuduğum halde Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sini aldım elime.” (UD.151)

“Sonra tutum, büyük bir hevesle yıllar önce yazdığım Bin Hüzünlü Haz adlı hikâyenin içinde yokluğuyla var olan Alaaddin’ e benzettim.” (UD.132)

Romanda yine Postmodern edebiyatın unsurlarından biri sayılabilecek yabancılaştırma öğelerine de rastlamak mümkün. Yazar bunları kullanarak okuyucuya bunun bir anlatı olduğunu hatırlatmak istiyor sanki. Okuyucunun, öykünün büyüsüne kapılıp asıl görmesi gerekenden uzaklaşmamasını istiyor ve böylece anlatıya, hoşça vakit geçirtmekten başka görevler de yüklemiş oluyor. Bu yabancılaştırma öğelerini birkaç örnekle gösterelim:

“Sonra işte bu adam hikâyenin burasında neler olduğunu bile anlayamadan…” (UD.54)

“Sonra işte hikâyenin burasında sokaklar böyle aydınlanınca…” (UD.103)

Kitap, insanı içine çeken ve kolay kolay da bırakmayan tüm bu özellikleriyle anlatının sonuna kadar getirtiyor okuyucuyu. Gelinen noktada etkileyici ve şaşırtıcı bir son çıkıyor karşımıza. Buna, son, demek doğru olmayabilir, çünkü Uykuların Doğusu tıpkı bir çember gibi kurgulanmış bir kitap. Kitabın son cümlesi aynı zamanda ilk cümlesi oluyor. Kitabın sonunda bitirilmemiş bir cümle gören okuyucu bu cümleyi ancak kitabın başına eklediğinde tamamlayabiliyor. Böyle bir kurgu ise ikinci bir okumaya yönlendiriyor okuyucuyu. İlk okumada anlamlandıramadığı noktaları, kitabın sonunu görerek ikinci okumada anlamlandırması sağlanıyor. Örneğin, okuyucu, kitabın sonunda, dayıyla ilgili gerçeği öğrendiği için ikinci okumasında arada dayıdan bahsedilmesini yadırgamayacaktır.

Uykuların Doğusu, Postmodern edebiyatla yeni tanışacak olan okuyucuları da çoktan tanışmış olanları da çekiyor kendine ve masalsı bir dünya vaadediyor.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Kitap
Görüş Bildir