Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

'Sanatçılar Birbirinden Koptu Kimse Kimseyi Sevmiyor'

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

'Sanatçılar Birbirinden Koptu Kimse Kimseyi Sevmiyor'

'Sanatçılar Birbirinden Koptu  Kimse Kimseyi Sevmiyor'

Piyanist ve besteci Fazıl Say 20 yıl önce Berlin’de yaşayan genç bir müzisyenken bestelediği şiirleri ‘İlk Şarkılar’ı Ada Müzik’ten yayınladı. Serenad Bağcan’ın söylediği şarkılar Metin Altıok, Ömer Hayyam, Cemal Süreya, Can Yücel, Nâzım Hikmet dizelerine dayanıyor.

ÖMÜR ŞAHİN KEYİF omursahin@birgun.net

Son yıllarda ucuz politik tartışmalara alet ediliyorsunuz. Nasıl etkiliyor sizi?

Sadece ben mi? Geçenlerde bir arkadaşım şöyle dedi: “Kaçmaya çalışsak da mümkün değil. Her gün politik tartışmaların ucuna değmemek imkansız”. Doğru söyledi. Hepimiz için konu aynı.

Uzun yıllar yurtdışında yaşadınız. Sizi önce oradaki başarılarınızla konuştuk. Sonra Türkiye’ye döndünüz. Eskiden müziğinizi daha mı çok konuşuyorduk?

43 yaşındayım. Son beş, altı yıldır sanatımla beraber bu konuların parçasıyım. Aslında en üretken ve gittikçe üretkenleşen dönemim bu. Sekiz yıl Almanya’da yedi yıl da New York’ta yaşadım. New York’ta yaşayan bir piyanistin en büyük hayali bir kere olsun New York Filarmoni’yle çalmaktır. Ben 14 kere çaldım, bir de CD yaptık. Orada ulaşabileceğim en yüksek yerlere ulaştım. 10 yıl önce Türkiye’ye şimdi yaptığım gibi Anadolu’da çalmak, projeler üretmek hayalleriyle geldim. Kendi memleketimin kültüründe varsa doldurulması gereken noktalar, elimden geleni yapmak için...

Üretkenliğinizi zedeliyor mu içine çekildiğiniz tartışmalar?

Tam tersi, üretkenliğimi üç kat artırıyor. 2012’de 50 dakikalık Mezapotamya Senfonisi’ni ve 30 dakikalık Universe Senfonisi’ni altı ayda besteledim. Aynı adamın çeşitli ülkelerde ayda 10 konser verdiğini düşünürseniz, bu çok kısıtlı zamanda, büyük bir çalışma demek. Beni tetikleyen, cevap vermeye zorlayanlara, sanat eseriyle cevap vermeye çalışıyorum.

Bestelerinizle konuşuluyorsunuz şu sıralar. İcracılığınız geri planda mı kaldı?

O da devam ediyor merak etme. İcracılığın geride kalıyor gibi algılanmasını ben de istemem çünkü çok emek veriyorum. Bir ay sonra bir Beethoven CD’si çıkarıyorum. Bütün Mozart’ın eserlerini kapsayan bir CD projesi var. Geçen ay Chopin programı verdik. Ulvi Cemal Erkin’in komple eserlerini kaydettim. Bir yandan da kendi eserlerimi de ben çalıyorum. İcracılığım ve besteciliğim bir bütün.

Albümde gösterişli beste ve icralardan kaçınarak şiirleri öne çıkarmışsınız. 20 yıl önce yaptığınız besteler üzerinde küçük değişiklikler yaparken bu duruluğu özel olarak gözettiniz mi?

Şarkılar 24 yaşındaki genç adamın işi.Üzerine ufak tefek eklemeler yapsam da o günkü ruh haliyle duruyor. Bir piyano, bir şan var pek çok şarkıda, iki kişi çalıyor ama bir boşluk bırakmıyor. Bazı parçalarda piyanodan vazgeçip grupla çaldım. Bazılarını kanunla çaldım, bazılarına uzun girişler yazdım. O duruluk herhalde bir müzisyenin bütün albümlerinde hedeflemesi gereken bir şey. Şiir gibi çalıp, kendini müzikle anlatması gerek. Atmosferi müziğin oluşturması lazım. Ve bunu çalgıcı çalarak yapabilir illa ki elektronik synthesizer’lar, makyajlar veya orkestrasyon hileleri gerekmiyor. Zaten benim ömrümü adadığım konserlerimde de CD’lerimde de böyledir.

20 yıl önce nasıl bir Fazıl Say vardı?

Daha Amerika’daki yarışmayı kazanmamıştım; bir kariyerim yoktu. Berlin’de orada burada çalar, ders verirdim. Bir yarışmayı kazanıp dünyadaki konser verme işlerinin içine girmeye heveslenirdim. 24 yaşındaki ben, şu anda geldiğim noktayı hayal dahi edemezdi. Hayal ettiğimin çok ama çok ötesinde bir yerdeyim; hem ürün hem de gelinen nokta olarak. Şiirlerle geçen o iki, üç yılda, her gün bir tane şarkı bestelediğim dönemler oluyordu. 30-40 tane daha şiir bestem var. Cemal Süreya’lar, Turgut Uyar’lar, Can Yücel’ler var.

Bu şairlerle buluşmuş, onları rakı masasında izlemişsiniz çocukken...

Burada bir parantez açayım: Bu adamlara şahsen dokunmuşluğum var, babamın arkadaşları, tanıyorum diye anlatıyorum hep; ama şu anda bizlerin tanışıklığı gibi bir tanışıklıktan bahsetmiyorum. Orada bir küçük çocuk var ve onları biliyor sadece. Cemal Süreya deyince bende görüntüler var bir sürü.

Bu bir avantaj mı?

Değil. Tam tersine onları tanımak, sesinin tonunu bilmek dezavantaj. Mesela Uyar’ı tanırım ama hiç görmediğim Nâzım Hikmet’e daha yakınım. Belki daha özgürüm ona yaklaşmakta. Tanıdığın adama yaklaşmak daha çetrefilli bir durum. Metin Altıok’u çok daha fazla tanırdım tabii. 20’li yaşlarımdayken ölümünden birkaç ay önce bile görmüşlüğüm var.

Bir tarafınız orada, o rakı masası muhabbetlerinde mi kaldı peki?

Öyle bir masa düşünün ki Turgut Uyar ve eşi Tomris bir köşede, Cemal Süreya bir yerde, Metin Altıok ve eşi Füsun Akatlı orada. İstanbul’dan Aziz Nesin gelmiş, babam Ahmet Say orada. Böyle bir masayı bugüne uyarlasak, burada kim otururdu? Böyle birileri var mı artık? Kendime soruyorum. Cemal Süreya, Turgut Uyar kadar büyük şair şu anda var mı? Aziz Nesin kadar aktivist bir kişilik, Can Yücel çok özleniyor tabii. Şu anda çok ihtiyaç vardı onlara. Türkiye’nin çok kavgalı hali, her şeyin, herkesin, her an kavgalı olma hali sanatçıları da birbirinden koparır hale geldi. Millet birbirini sevmiyor. (Gülüyor) Onlar da birbirinden tırsar oldu. Herkes kendi işine bakmak mecburiyetinde kaldı. Paylaşım azaldı. Bu bir dünya gerçeği mi Türkiye gerçeği mi, düşünmek lazım. Egoistleşti ve materyalistleşti her şey.

Çağa ayak uyduramıyor musunuz?

Mesela Nâzım Hikmet, Sait Faik’i o kadar fena eleştirmiş ki zamanında, anlamak benim bir haftamı aldı. (Gülüyor) Bugün bakıyorsunuz da (Gülüyor) kültür sanat sayfası yok birçok gazetede. Birkaç gazete dışında müzik, sinema, kitap eleştirisi, gerçekten kafa yorulmuş, hata arayan, iyiyi bulan yazılar yok.New York Times’ın bir kültür eki var, her gün 14 sayfa falan. Sinema, müzik, konserler... Bu olmayınca ‘Sanatın hayatla bağı kopuk’ deniyor. Kopuk olmasının suçlusu sanatçı olmuyor ama. Arada medya da görevini görmüyor.

Geleceğe ilişkin umudu geçmişte arıyorsunuz. Tezat değil mi?

Hayır değil. Benim bütün hayatım öyle değil mi? Beethoven çalarken de öyle değil mi? Chopin çalarken, Fransa’ya 20 yaşında göç etmiş 38 yaşında veremden ölmüş bir Polonyalı’nın müziğine dalmışken, durumumuz aynı değil mi? Onu neden 2013 yılında çalıyoruz? Kendimizde ondan bir şey bulduğumuz için. Bu şairler de öyle. Gayet basit bir içtenlik konusu.

Büyüdüğünüz sofralar şimdi dolmuyorsa geleceğin müziği nasıl olacak?

Belki ikinci Rönesans’a ihtiyaç var. 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısı için ‘Kültür ile para evliliğinin boşanmasıdır’ denir. Para 2. Dünya Savaşı sonrasında, popülerleşme ve kazanma hırsıyla kültürle yollarını ayırıyor. Bu geri dönecek. Böyle devam edemez. Her şeyin bu kadar basite indirgenip, satış amaçlı olması sürekli gelişen bir varlık olan insanı bir gün tatmin etmeyecek. Müneccim değiliz, geleceğin müziğini bilemeyiz. Ama dün yarattığımız şey bile bugün eski oluyor. Sanatçı yeninin değil güzelin peşinden koşar. Güzel melodi yazmak yeni bir duygulanım değil. Belki değişik enstrümanlar çıkacak; armonin ve ritmin ötesinde, müziğin renk öğesinde bir devrim yaratılacak. Belki müzikte kullanılan ses renklerinin etkisi çoğalacak.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaFazıl SayFransaİstanbulKitapKonserSinemamüzik
Görüş Bildir