“Otoritenin Cinleri Beynimize Yerleşiyor”

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

“Otoritenin Cinleri Beynimize Yerleşiyor”

“Otoritenin Cinleri Beynimize Yerleşiyor”

Defne Sandalcı: Otoritenin cinleri beynimize yerleşiyor. Bizler birer kütleymişiz, hani kuşatınca halledilebilir şeylermişiz gibi görünsek de dışardan, içimizde ne kaçış tünelleri vardır kim bilir!

Ah! Defne Sandalcı’nın yazdığı, şiire bulanmış metinlerden oluşan bir kitap. Kitabın adını taşıyan ünlemi söyleten cümleler birbiri ardına sıralandıkça, içimizde ve dışımızda farklı yerlere isabet ediyorlar. Yazarı “Ah!’ın tek bir şeyin kitabı olmadığını umarım” diyor. Okuru, “Ah! çok şeyin kitabı kesinlikle” diyor. Feveranın, kuşatılmışlığın, kaybın, hırpalanmanın, düşüncenin, fikrin, kaçışın... Bu arada “İskeletiyle bakışan var mı bakalım aramızda?”

Defne Sandalcı metinlerinin büyüsü kitapta saklı duruyor, ben alıntılamadan geçemeyeceğim bir tanesini ille de yazmak zorundaydım.

Ah!’taki metinler muhteşem bir “zaman-sızlık” taşıyor. Tek bir zamana sıkışmayan ya da tek bir zamandan bahsetmeyecek kadar gerçek ve temel dertler var. Zamanla aranız nasıl merak ettim... Defne Sandalcı’ya göre zaman ne yapar insana?

Doğrusunu isterseniz bir sürü zaman deneyimledim. Çocukken adada, suyun kıyısında, içinde suyun, ormanda zamanı fark etmezdim. Sonra okula tıkıldım, zaman derimi yüzmeye başladı, asla geçmez, dururdu! Saniyeler, dakikalar, o yıllar boyunca korkunç yavaştılar. Sonra devrim yapılabilir sandım, bu sefer de zaman programlanabilir, programlanıp iyi kullanılmazsa da kaçıp gidecek başka bir dehşete dönüştü. Sonra zamanın, insanlığın bulduğu en berbat şey olduğunu öğrendim; anarşi bana zamanın ve ölümlülüğün cenderesine karşı çok kıyak stratejiler sundu. Şimdi zamanın, yaşanmışlıkların insanın kocaman ânında biriktiği gibi bir şey düşünüyorum –tersi, tek bir çizgisel zaman, otoritenin o korkunç canavarı, insana ne yapmaz ki?

“tahta gibiyiz yatay kalın ama ipek gibi yırtılıyoruz yırtılıyoruz yırtılan ipek sesi.” Altını çizip çizip durduğum cümlelerinizden oldu. Böyle olduğumuz için “ah!”lar feryadımız oluyor sanki...

Ah! feryattan ziyade isabet almakla ilgili bir şey bildiriyor sanırım. Belki feveran. Bizim yerlere serilmiş ve eziyet edilen bedenlerimiz ne tahta ne de bez (ipek yerine patiska demeyi de düşünmüştüm –yırtılırken çıkaracağı ses için) ama öyle yapıldığında nasıl acıyabileceğini düşünsenize- şiddetin bizzat etteki gerçekliği ve eşanlı zırvalığı. Devlet gibi bir yapının kurulmuş olması, insanların oy, vergi, emek, can verip kendilerini öğüten bu çarkı döndürmeleri filan inanılmaz saçma bir düzenek.

O zaman Ah!’ın etrafımızın sarılmışlığının kitabı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir ele geçirilmeden söz etmek bana kuşatılmışlıktan daha anlamlı geliyor. Bir işgal olduğu muhakkak ama içerden başlıyor, otoritenin cinleri beynimize yerleşiyor, ruhumuza yayılıyor. Hem bizler birer kütleymişiz, hani kuşatınca halledilebilir şeylermişiz gibi görünsek de dışardan, içimizde ne şeytani katmanlar, ne akılalmaz yecüc dönenceleri, ne kaçış tünelleri vardır kim bilir! Ah!’ın tek bir şeyin kitabı olmadığını umarım. İçinde sabır taşması, dilini çıkarma, el kol hareketleri filan ve birtakım ihtimale de rastlanıyorsa ne mutlu.

Etrafımız sarılıyken nasıl araya gireriz, durumu nasıl kesintiye uğratabiliriz?

Şimdilerde, bu türk’iye demeyi bir bakıma uygun bulduğum yerde, bizim gibi çatlaklar, sıkılanlar, öfkeyle dolanlar, oyun oynayanlar, yazan-çizen, sesle uğraşanlar, arzusunu, hevesini içinde tutanlar, gözlerinden ateş fışkıranlar, türkçe ikinci (zorunlu) dili olanlar, uzaklardan gelip uzaklara gitmekte olanlar, yeşil otların arasına çömelip gaspçılara suyunu toprağını kaptırmamak için nöbet tutan Karadenizli ya da başka bir yerli ihtiyarlar vb.vb. gibi “işe yaramaz” topluluklara devlet giderek artan bir sinir ve endişeyle saldırıyor. Çünkü tıkır tıkır rant getirecek betonlarını bizlerden temizlemeye çok ihtiyacı var. Ama her şey de türkislamfallik efendilerin kuduz kapitalist rüyalarında olup bitmiyor!

Müslüm Gürses’in ardından ve bir arkadaşımın, Remzi Gürkan’ın yıllar önce kullandığı şekliyle “dünyayı yakarsa garipler yakar” sözüne tutunup, “garip”i demin saydığım bilimum “kullanışsız”a, tuhaf’a, ağ dışına savrulup oralarda gezinenlere vb. çekiştirerek önerdiğim gariban “stratejileri”yle kesintiye uğratabiliriz. Düştüğümüz yeri yakarız. Buluruz bir şeyler. Bulduğumuz, görülmüş ve görülmektedir.

Bu çağ sizce bir Beton Çağı mı? Dediğiniz gibi, ‘katillerin silikleştiği ve duvarlara yaslanmış, bir yerlere bağlanmış ya da yere düşmüş tuhaf enstalasyonlar gibi olduğumuz’ çağdan bahsediyorum.

Kuşak, çağ vb. gibi tanımları anlamakta güçlük çekiyorum- kapanmış, içindeki nüansların, tekilliklerin ve binbir dinamiğin kaynayıp gittiği total(iter) bir yapı tanımı andırıyorlar ya, zihnim bulanıyor. Aslında düz biriyim, ne görüyorsam onu yazıyorum: o alıntıladığınız cümleler 12 Eylül’ün işkencehanelerinden görüntüler. Ah’taki “Beton”, üstüne yattığımız zemindi ama şimdilerde ve o zamandan beridir şehrimizin tepelerinin ardından ürkünç boyunlarını uzatan rant kulelerinin, kuduz kapitalizmin ve manyak modernizmin de habercisiymiş meğer. Zaten o bir üniversite parçasından işkencehaneye evriltilmiş yapı (Gayrettepe’deki 1. Şube’yi söylüyorum) T.C.’nin kendisine, T.C.’nin yapılaşmasına çok benziyordu: uyduruk betondan bir çoğalma ve yerleşme hırsı. Ucundan demirleri çıkartılmış ama henüz yeni katın betonuna para ve plan yetmemiş o ucube yapıların orada bildiriler dağıtırken, çirkinlik ve saçma sapan planları onlardan aşağı kalmayan ama ardı üstü daha iyi kapatılmış bir yerde tutuklanıyor, hırpalanıyorduk...

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

KitapMüslüm Gürsesoyunvergi
Görüş Bildir