'Edebiyat Devlete Değil, İnsana İnananların Oluşturduğu Metinlerin Toplamıdır'

 > -
3 dakikada okuyabilirsiniz

Orhan Pamuk’un yeni romanı “Kırmızı Saçlı Kadın” baba-oğul ilişkisini merkeze alıyor. Edebiyattan ve kahramanlarından bahsederken “Ben bireye önem veren biriyim” diyen Pamuk: “Bireyin inceliklerini, kırılganlığını, trajedisini, babaların oğulları için üzülmesini, oğulların babalar için dertlenmesini görmek lazım”

Fotoğraflar: Ercan Arslan

Son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık”ın yayımlanmasının üzerinden 14 ay geçmişken Orhan Pamuk, yeni romanı “Kırmızı Saçlı Kadın” ile fazla bekletmeden okurlarının karşısına çıktı. 1980’lerde İstanbul’un uzak uçlarından Öngören’de kuyu kazan bir usta ve çırağının hikayesiyle başlıyor. Kasabadaki tiyatrocu Kırmızı Saçlı Kadın, gizemiyle genç kahramanın aklını karıştırırken roman, Sofokles’in oğlun babayı öldürdüğü “Oidipus”u ve Firdevsi’nin babanın oğlu öldürdüğü “Şehname”si üzerinden baba ve oğul ilişkisini irdeliyor.

Masumiyet Müzesi’nin Londra’da Somerset House’ta açılan sergisi ve Türkiye’de ilk kez !f İstanbul kapsamında izleyiciyle buluşacak “Hatıraların Masumiyeti” filmi de gündemde olan Pamuk'un, yeni romanı hakkında Milliyet'ten Nil Kural ile yaptığı söyleşinin bir kısmı şu şekilde;

Romanın çıkış fikri neydi?

1988 yılında “Kara Kitap”ı bitirirken Heybeliada’daki aile evinin yanındaki arsada bir usta ile bir çırak kuyu kazıyordu. Arayıp “Abi bahçeden suyu kullanabilir miyiz, abi telefonu kullanabilir miyiz?” diyorlardı ve böylece bir ahbaplık başladı. Onlar suyu buldular. Yaz sonu geliyordu. “Benim işim budur, yazarlık filan, benimle bir röportaj yapar mısınız?” dedim. Onlarla konuştuklarımı da kaydettim. Aradan yıllar geçti. Sonra başka kuyucularla konuştum ama büyük çerçeveyi düşündüm. Çıkış noktası bu, Heybeliada’da yan bahçede kuyu kazan usta ve çırak. Romanda anlatıldığı gibi saat 17.00’de tencereye sebzeleri atar kaynatır, bir yandan da çalışırlardı. Bir tane portatif televizyonları vardı. Hava kararırken onu açıp yemek yerlerdi. Sonra da iskele kısmında, çarşıda yürümeye giderlerdi. Bunları aşağı yukarı korudum. Ama hikaye aradaki 27 yılda düşüne düşüne bugünkü halini aldı.

“Oidipus”un karşısına “Şehname”yi getirmeye nasıl karar verdiniz?

30 yılı alan bu işte. Ben komşuda kuyu kazan usta ve çırağı da, aralarındaki baba-oğul ilişkisini de gördüm. Ama bu, benim için bir roman yazmaya yeterli değildi. Bunu daha büyük şeylere bağlamak istedim. Usta ya da baba oğula durmadan emir yağdırıyor. O da bu emirleri dinliyor. Bir yandan emir veren asker ve komutan, babayla oğul gibiler bir yandan da arkadaşlıkları var. Birlikte yemek pişiriyorlar, televizyona sessizce bakıyorlar, ben de uzaktan onları izliyorum. Bu, birinci çerçeve. Ama bunu daha yüksek bir şeye bağlamak istedim: Otoriterlik, emir buyuran kişiyle, ona itaat eden kişi, kendi sözünün dinlenmesini isteyen kişiyle ona oğulluk ya da çıraklık eden kişinin bireyliği...

Romanda öne çıkan konulardan biri de kahramanın kehanetten ve kaderinden kaçamaması.

Kehanetten kurtulamama, bütün dünya edebiyatının en önemli konularından. Romanda “Oidipus” hikayesini yazdım, bir tane de Mevlana’dan hikaye koydum. Çadırda anlatılan, “Oğlun vefat edecek” hikayesi Mevlana’dandır. Ne kadar yakın değil mi “Oidipus” hikayesine. Ne kadar birbirine benziyorlar. Geleneksel edebiyatın en önemli konusudur, bir kehanet yapılır. Kötü bir kehanettir, baba oğlunu korumak için, oğul ise canını kurtarmak için çırpınır. Çırpındığı için de kaçınmaya çalıştığı şey başına gelir. Bu Oidipus’ta da var, Sofokles’te de var, Mevlana’da da var. 

Bundan ne sonuç çıkaracağız? Kaderinden kaçamazsın, çırpınmanın alemi yok, sonucunu mu çıkaracağız? Yoksa kaderinden kaçmaya çalışan bireyin trajedisini mi anlayacağız? Kaderinden kaçamaması geleneksel yorumdur. Ama bir de o duruma düşmüş bireyin çırpınması, o kötü kaderden iyi bir insan olarak kurtulmaya çalışması vardır. Modern insanın gördüğü asıl trajedi buraya doğru evriliyor. Bizim de romanlarda bunu görmemiz lazım. İlla ki büyük güce boyun eğmeyi, “Ondan kaçamazsın, devlet baba, Allah baba ne isterse o olacak, başka da bir hayat yok”u görmememiz, bireye de saygı duymamız lazım. 

Bireyin inceliklerini, kırılganlığını, trajedisini, Oidipus’un kıvranmasını, Sührap’ın babasını özlemesini, babaların oğulları için üzülmesini, oğulların babalar için dertlenmesini görmek lazım. İnsan kırılganlığı, yüksek devlet düşüncesinden daha önemlidir. Ben bireye önem veren biriyim. Benim için en kutsal şey, devlet değil, bireydir, insandır. Onun kehanetler, felaketler karşısındaki kırılganlığını, insanlığını görmek isterim. Edebiyat en sonunda devlete değil, insana inanan kişilerin oluşturduğu metinler toplamıdır.

Söyleşinin tamamı için buraya alalım

  • Milliyet Sanat

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İstanbulKitap
Görüş Bildir