“Cazibe İstasyonu” Üzerine | Hacer Günebakan

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

“Cazibe İstasyonu” Üzerine | Hacer Günebakan

“Cazibe İstasyonu” Üzerine | Hacer Günebakan

Ahmet Büke‘nin son kitabı Cazibe İstasyonu‘nu günlerce yanımda gezdirdim. Kitaptan pestil olur mu? Bir gün soran olursa eğer, cevabım hazır. Sevdiğim yerlerin altını çizeyim demiştim. Demez olaydım. Neredeyse tüm satırlara kalem çektiğimi fark edip vazgeçene kadar sayfalar kurşun kalem karasına belendi. Bazı sayfaları yırtıldı; bir kısmı kalem yüzünden oldu; bir kısmı da kedimin “ya cazibe, ya ben” restinden nasiplendi!

Öyküleri okurken -ki yalnızca bu kitaptakilere mahsus değil, Ahmet Büke’nin bütün öyküleri için geçerli bu söyleyeceğim- incelikli, berrak, bir o kadar da etkili dilin peşine takılıp gidiyorsunuz. Zihninizden sevdiğiniz sözcüklerin balık olup yüzdüğü bir akarsu geçiyor. Hele bir ayaklarımı sokayım şuna, dediğinizde bakıyorsunuz ki derinlere kulaç atmışsınız. Çok açıldım galiba, geri döneyim demeye kalmadan karşı kıyıya, ötelere varıyorsunuz.

Ne vakit bitiyor taşların, Kürtçe bilen karıncaların, Allah’ı bilip anlayan balıkların, ekmek kırıntısı görünce öpüp başına götüren; mutlu olunca “kul hüvallâhü” okuyan çocukların diliyle yazılmış bu öyküler, işte o zaman yerinizden kalkamadığınızı anlıyorsunuz. Bulut, dut, ayva, nar, kavak, dalda yaprak derken, görüp duyduğunuzda içinizi ısıtan şeylerle ördüğü anlatısı su gibi akıyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki o billûr su iri, ağır taşlar bırakmış kucağınıza giderken.

Aynen böyle oldu. Kucağımdaki taşları nasıl kaldıracağımı, diyelim ki kaldırdım, sonra nereye koyacağımı düşünüyordum. Ben kımıldanmaya çalışırken altlarından ‘iki kızıl karınca yürüdü’. Karşıma geçip oturdular. Dedim, Kürtçe bilmiyorum. Dediler, senin suçun değil. Dedim, hanginiz bilge? Dediler, ahaliden karıncalarız biz.

Ardından sağlı sollu sorguya geçtiler.

Okudun, anlat bize, ne diyor bu öyküler?

Dedim ki, bağrıma oturdu dedikleri. Ama diyemem ki şudur; anlatamam, çünkü ben onun anlattıklarını kar sızısı gibi sezdim sadece.

Devlet ve muktedir eliyle hâlâ güncel, içler acısı toplumsal gerçeklerden kurguya evrilmiş on öykü var “Taşın Dediği” bölümünde. On evrensel doğrun mu vardı tanrım, bak, bizde de bunlar var, üstelik kanıyor hâlâ, diyen öyküler.

Ahmet Büke, “gözleri kar”lı bir çocukadam. Gazete, tv ve internetten şiddet, felâket, ölüm haberleriyle gündeme düşen derin, sıcak yaralardan kemiklerine işleyip, iliklerine geçen acıyı öykülerine taşıyor. Ölmeyip geride kalanların acılarına ortak ediyor ediyor hepimizi.

“Tuhaf Su” bölümünde gördüğüm ise kurgudan gerçeğe evrilecek bir uzun öykü. Elbette yine temelinde güncel bir sorun; su, daha doğrusu susuzluk gerçeği var.

Aç biraz, diyor karıncalar, “Taşın Dediği”ni.

Katırdan kurda, kurttan uzağa, uzaktan yakına, oradan amcaya… dönüp dolaşıp kediye seken bulut. Yağmurunu çoktan ateşle bırakmış bulut. Kederiyle kurdu etten, Fehime’yi tütünden, Sevim’i sevincinden, kediyi serçeden eden bulut. Bana da hıçkırıksız öylece dümdüz ağlamayı getirdi.

Ben böyle konuşurken taşlardan biri yuvarlanıp gitti kucağımdan.

Devam et, dediler Karakutu mu büyük, kara şalvar mı?

Kara şalvar, dedim. Ata yurdu mezarlıksa, Ana yurdu hayattır, diye ekledim peşinden.

Bir taş daha kalktı gitti.

Ekmek mi büyük, Allah mı ? Nasip mi hızlı, pişerken ocakta unutulan yemek mi? Dilekçe mi derin, fotoğraf mı? Lo lo mu uzun, yatsı mı? Hak mı, hatır mı? El mi yaman, bey mi? Salçalı ekmek mi, erişte mi?

Birer birer kalktı taşlar. En sonunda koca bir taş kaldı altında ezildiğim. Nasıl ayaklandıracağımı bilemediğim… Karıncalar alıyor sözü.

“Bu çocuk (yazardan bahsediyorlar) etrafında dolaşıyorsa özün, sebebi var. Heykeltraşın mermerini yontması gibi, ressamın fırçasıyla ağu süzmesi gibi, ozanın inci mercan dizmesi gibi, nenenin tarhana dökmesi gibi yazar o özü. Pervâne gibi ateşin etrafında dolaşır. Düşün…”

Düşünüyorum. Kürtaj demeden gebe kadının çaresizliğini anlatır, karakol demeden yargısız infazı, kıyım demeden etnik kimlik yüzünden kurşunlara dizilenleri, şehit demeden vatan kurbanlarını, gardiyan demeden cezaevi şiddetini, kan demeden çocuk tecavüzlerini, yok demeden yoksulluğu, travesti demeden eşcinsel cinayetlerini, HES demeden su hırsızlarını…

Başka ne vardı diyorlar.

Düşünüyorum. Başka ne vardı? Ateş, toprak, su, hava vardı. Ateş dediğin yangındır, işçi çadırlarına düşer, toprak dediğin çukur olup faili meçhulleri örter, su dediğin güç olur güçsüzü yok eder, hava dediğin bomba olup köylülerin üstüne düşer…

Daha başka ne vardı? diyorlar. Ne kalır geriye? Evet, ateş, toprak, su, hava…

Ne kalır? Ana kalır geriye, diyorum. Bağrında taş, koynunda fotoğraf; analar kalır… Ahmet Büke dört elementi “ana”yla beşliyor.

Ron Dağlarından bir oğlak çıkıp geldi, burnuyla yuvarladı kucağımdaki son ağır taşı. Sonra bozuk musluktan ip gibi akan incecik suya gitti. Karıncalar mutfak tezgâhının üzerindeki balı süzülen son şeftaliye giderken dediler, en çok nesini sevdin bu öykülerin? Dedim, mayasını. Bu öyküler “annemin yelkeni olsa, açsa da gelse” ile mayalanmış.

Anaların yaşmakları öyle beyaz ki dağları, kumulları yaran yelkenliler açıyorlar. ‘Ahmet filikalarına hasta’… Anaların umutları da yaşmakları gibi beyaz. Ne ki, Allah kapaklı devletin dibi kapkara.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

EşcinselŞehitet
Görüş Bildir