'Bu Albüm Benim 25 Yaşımın Şiiri'

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

'Bu Albüm Benim 25 Yaşımın Şiiri'

'Bu Albüm Benim 25 Yaşımın Şiiri'

Bu akşam 21.00'de Can Bonomo'nun evine davetlisiniz! www.izlesene.com'dan izlenebilecek konser öncesi Bonomo'yla yeni albümü 'Aşktan ve Gariplikten'i konuştuk: "Başımıza ne geliyorsa aşktan ve gariplikten geliyor. Gelmiyorsa da o işte gariplik var."

Bu akşam gerçekleşecek ‘ev oturması’yla başlayalım; nereden çıktı?

Altıncısını yapıyoruz bu ‘Ev oturması’ konserlerinin. Ekipten birinin evinde toplanıp çalıyoruz. Zaten hafta sonları genelde bir araya gelip müzik yaparız biz. Bunu kaydedip yayımlasak mı filan derken, böyle bir proje çıktı ortaya. İlk yaptığımızda 8 bin kişi izledi. Son yaptığımızı 28 bin kişi izledi. İnteraktif oluşu da eğlenceli oluyor, tweet atıyor insanlar, istek parçalar istiyorlar, davulcumuzun ne kadar yakışıklı olduğunu söylüyorlar filan... (Gülüyor)

İkinci albümünüz ‘Aşktan ve Gariplikten’den bahsedelim mi biraz? İsim hikâyesiyle başlayabiliriz mesela...

‘Aşktan ve Gariplikten’ ismini İhsan Oktay Anar’ın ‘Puslu Kıtalar Atlası’ kitabındaki bir karakterin dövmesinden alıyor. ‘Ah mine’l-aşk, ah mine’l-garaib’ orijinali. Çok sevdiğim bir kitaptır. Bu kalıbı da çok seviyorum çünkü başımıza ne geliyorsa aşktan ve gariplikten geliyor gerçekten de. Gelmiyorsa da o işte bir gariplik var demek oluyor. (Gülüyor)

İlk albümle arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? ‘Meczup’ da çok samimi bir albümdü, bu da öyle. Bu albüm daha büyük ama, çünkü biz de büyüyoruz, araştırıyoruz, çalışıyoruz... Dolayısıyla ‘Meczup’tan bir tık daha büyük bir albüm denebilir ikinci albüm için. ‘Meczup’ bir uvertürse bu albüm bir arya.

Müziğinizi ‘ İstanbul müziği’ diye tanımlıyorsunuz. Nereden çıktı bu kavram?

Alternatifin de alternatifi bir iş yaptığınız zaman, türler arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Bizim yaptığımız işin de eklektik, kompleks bir yapısı var. Etnik ama işin içinde rock da var, caz da var, arabesk de var. Böyle bir çözüm bulduk biz de. Bir de dinlediğiniz zaman sözlerinde, ritminde İstanbul’un kompleks yapısını bulabildiğiniz için...

Albümde bir türkü var, bir Nâzım şiiri var, Hakan Günday’ın ‘Az’ından esinle yazılmış bir ‘Derda’ var. Söz yazma süreciniz nasıl gelişiyor?

Her gün, düzenli olarak oturup çalışıyorum. Bunların bir kısmı şiir oluyor, bir kısmı sonradan bestelenebilecek şarkı sözü oluyor, bir kısmı da çöpe gidiyor.

“Bu albüm benim 25 yaşımın şiiri” demişsiniz bir söyleşide. Ne demek bu?

Jean Paul Sartre’ın “Her yaşın bir şiiri var” diye bir sözü var. ‘Aşktan ve Gariplikten’ de benim 25 yaşımın şiiri. Albüm yayımlanmadan önce uzun uzun dinledik albümü, alışmak için. Bu haliyle, eksiklikleriyle, bunu yayımlarsak tamamen beni anlatan bir albüm olur bu, dedim.

Neydi o eksiklikler? Düzenleme. (Gülüyor)

Bir şiir kitabı projeniz vardı, ne âlemde? Bu senenin sonuna doğru yayımlamayı düşünüyoruz ama henüz proje halinde, kesin bir şey yok. Şu sıralar OT dergisine yazıyorum ama.

Şiir çok eskiden beri hayatınızda olan bir şey mi?

İlk şiirimi -çok kötüydü tabii- 11 yaşımda yazmıştım. Annem çok okurdu benim. Ben 15-16 yaşıma gelene kadar bütün herkesin sürekli kitap okuduğunu zannederdim. Kitabım bitince, diğerine başlayana kadar kendimi arafta gibi hissederdim. Biraz daha büyüyüp okumak zorunda olmadığımı anlayınca bıraktım ve üniversiteye kadar hiç okumadım.

Oldukça isyankâr olduğunuz bir dönemdi sanırım... İzmir ’de yaşıyorduk o zaman. 7-8 sene öncesiydi. İstanbul’a geldim çalışmak için. Babamlar beni İzmir’de okuyorum zannediyor. Ben burada radyoda çalışıyorum. Bir taraftan da üniversiteye hazırlanıyorum. Sinema bölümünü kazandım, gizlice kaydoldum. Sonra anneme söyledim önce, babamı da ikna ettik. O sırada kıyametler de koptu ama sanırım. Ben İstanbul’da çalıştığım için o arada, çok denk gelemedim. İsyankâr sayılmazdım aslında, olgun bir çocuktum yaşıma göre. 17 yaşımda burda babamın bir arkadaşının ofisinde yatıp kalkıp her sabah 6’da radyoya gidip sabah haberlerini kesip biçiyordum. Çabuk büyüdüm o dönemler, sonra durdum. (Gülüyor)

Sinema diye yola çıktınız yani... Müzik yok muydu aklınızda o zamanlar?

Hayır, şiir ve sinema vardı yalnızca. Bir öğrenci evinde yaşıyordum, altı kişi filan kalıyorduk, komün hayatı. O aralar bizim deneysel bir müzik grubumuz vardı. En az üç kişinin müzik yapmayı bilmediği oluşumlara deneysel müzik grubu deniyor, biliyorsunuz. Bir yandan da kendi sözlerimi yazıyordum, fanzin çıkarıyorduk, şiir satıyorduk filan... Yalnızca bizim evden iki tane dergi çıkıyordu. (Gülüyor)

Deneysel müzik grubundan kopuş noktanız neresiydi?

Yaptığım besteleri tuvalete girip kaydediyordum; banyoların akustiği güzeldir ya... Sonra birkaç arkadaşıma dinlettim, olay “CD’ye bas da arabada dinleyelim”e kadar geldi. O dönem Can Saban ile tanıştım, bir arkadaşım vasıtasıyla. Üç-dört senedir beraber çalışıyoruz şimdi. Aslında ilk başta çok inancım yoktu. Çok oyalandık çünkü, ancak üç senede çıkarabildik albümü. Tembel ve dağınık adamlardı onlar o zamanlar. Benim de acelem vardı, maddi sıkıntılar vs. sebebiyle. Bu iş yaş deyip müzikle alakasız başka projelere girdim, bir yerden tutunayım diye. O sırada Can Saban birdenbire gaza geldi, hadi abi dedi ve koptu olay.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İstanbulİzmirKitapKonserSinemaaşkmüzikolay
Görüş Bildir