İçinden Gezi Geçen Roman

İçinden Gezi Geçen Roman

Ahmet Ümit, henüz kimsenin el atmadığı bir konuya Başkomiser Nevzat macerasıyla girmiş, yazarken patlamış bir büyük toplumsal hadiseyi, “Ben de bir şey eksik diyordum, buymuş, tamam oldu” dercesine dahil etmiş romanına.

Gezi Parkı protestoları ardından kurulan bir gizli örgüt... Bir ucu İtalyan uyuşturucu mafyasının İsviçre-Türkiye bağlantısına, diğer ucu Tarlabaşı ve Dolapdere civarındaki Kürt ve Romanlara uzanan, insan bedeninin batakhanelerde kumara basıldığı, bina mülkiyetlerinin türlü kanundışı ve para ve siyaset oyunlarıyla kitabına uydurulduğu işlerle el değiştirdiği, rant kavgaları, hukukun para ve siyaset oyunlarıyla istismar edildiği ilişkiler... Diğer yanda hayatlarına tutunmaya, sahip çıkmaya çalışan insanlar. İşte bu atmosferde 2013’ü 2014’e bağlayan gece işlenmiş, ya da işlenecek mi demeliyiz, bir cinayet. Ve bu cinayete bakan kahramanımız, gönlümüzdeki vicdan sahibi, babacan polis Başkomiser Nevzat.

Evet, Ahmet Ümit bu defa işlenmiş değil işlenecek bir cinayetin romanını yazmış ve Nevzat başkomisere çözdürmüş. İyi bir polisiyede olması gerektiği gibi katili son bölümlere dek iyi saklamış. Roman boyunca verilen ipuçları sizi o sırada tam kuşkulandırmıyor. Zaman içinde seçenekler elendikçe dahi katil, diğer adaylar arasında öne çıkmıyor, ama sonunda taşlar yerine oturuyor. Başlarda Nevzat biraz kendisini sözün şehvetine kaptırsa da, olay örgüsü çözülüp cinayetler de çoğaldıkça tempo artıyor, sayfalar hızla çevrilmeye başlıyor.

O bakımdan polisiye edebiyatta “sugeçirmez” denilen türden, açık uç bırakmayan, serüveni toparlayan, şaşırtmalı bir finali var Beyoğlu’nun En Güzel Abisi ’nin. Bir tuzak ve çatışma bölümü var ki okurken bir John Carpenter ya da Martin Scorsese filmi sahnelerini, evet yavaş çekim gibi zihninizde canlandırabiliyorsunuz. Türk romanında bu kadar kısa sürede bu kadar şiddet ve hareketin uygulandığı ve bu kadar iyi anlatılmış “sahnelere” az rastlanıyor. Zaten âdeta sinemaya uyarlanabilsin kıvamında kurgulanmış bir roman bu; uzun tasvirlere kaçmadan gerekli ayrıntılarla bir resim çizebilmiş yazar. (Sinema deyince, Ümit romanda Alfred Hitchock’un Bertold Brecht’ten esinlendiği epik anlayışla bir sürpriz daha yapmış; şimdi ben bozmayayım.)

Ama katili görüp, kitabı kapadığınızda zihninizde iyi bir cinayetin öyküsü olduğu kadar, cinayetin arka planında geçenler de kalıyor. Olay örgüsünün tarihsel arka planın parçası olduğu romanlarda bu mümkündür. Victor Hugo’nun klasik romanı Sefiller , akıllarda Valjean ve Javert kovalamacasından çok müthiş arka planıyla, Bonapart-sonrası Paris’te Cumhuriyetçilerin başarısız Haziran 1832 ayaklanması ve öncesindeki derin sınıf çelişkisi ve sefaletle kalır. Ian Fleming’in James Bond serilerini okuduktan sonra serüvenlere dair fazla bir şey hatırlamasanız da aklınızda koca bir Soğuk Savaş atmosferi kalır. Boris Akunin genç müfettiş Erast Fandorin’e çözdürdüğü olayları anlatırken aslında Rus Çarlığı’nın gelmekte olan fırtınadan habersiz kendini yiyip bitirişini yansıtır.

Ama nasıl Sefiller bir ayaklanma, Rusya’dan Sevgilerle bir siyasi hesaplaşma, Türk Gambiti bir Balkan Savaşı romanı değilse, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi bir Gezi romanı değil.

Gezi romanı değil, çok daha fazlası

Türkiye’nin gördüğü bu en büyük ve en uzun süren protesto dalgasının sanat ve özellikle edebiyatta yankı bulması, yerini alması kaçınılmaz. Şarkı, şiir, karikatürleri zaten daha hadise devam ederken çıkmaya başladı, öyküleri, romanları da çıkacak. (Hatta belki Gezi’den doğan aşkların çocukları da bir yıla kadar doğmaya başlayacak.) Ama Ahmet Ümit’in son Başkomiser Nevzat macerası bir Gezi romanı değil, ondan çok daha fazlası.

Bu romanın içinden Gezi geçmiş.

Yalnızca ortada çoğumuzu hayrete düşürüp “Nereden çıktı bu çocuklar” dedirten Gezi protestoları daha başlamadan bu romanın yazılmaya başlamış olmasından yola çıkarak söylemiyorum bunu. Bu tıpkı önümüzdeki yılbaşı gecesi nasıl olsa Beyoğlu’nun arka sokaklarında, kazıdığınızda altından göç, uyuşturucu, sefalet ve emlak gelirinin el değiştirmesi kavgası çıkacak bir cinayetin işlenmesi ihtimalinden adımız gibi emin olduğumuzdan da kaynaklanıyor.

İstiklal’de yürürken etrafınıza bir başka gözle bakın. Mutlaka gelecek yılbaşı gecesi olmasa da bu aralar bir gece, kimbilir kimden nasıl gaspedilmiş ve yakında hangi kentsel dönüşüm girişimcisinin servetine katılacak bir binanın önünde, ya da güpegündüz bir sokak vuruşmasında öldürülecek bir Engin göreceksiniz.

Sokaklarda öldürülen Enginler, kaldırımlarda satılan genç kız bedenleri, tinerden bulutlanmış bakışlarıyla yirmi liraya herşeyi yapmaya hazır bekleyen evsiz çocuklar bu besin zincirinin en altındakilerdir. Zincirin üst halkalarına tırmandıkça eski Pera’yı önümüzdeki on yıl içinde mevcut insan (Roman açılımının bununla ne ilgisi var demeyin lütfen) ve ardından bina profilinden arındırıp İstanbul’un Manhattan’ı kurma hayalinin şık eski para sahipleriye, şık olmaya özenen yeni para sahipleri arasında kurulmakta olduğunu görürsünüz.

Yüzde 30’u lüks “rezidans”, yüzde 30’u uluslararası sermaye tercihli iş merkezi ve yüzde 40’ı gıda ve eğlence zinciri şubelerinden planlanan bir kensel dönüşüm Galata’dan Karaköy’e uzanan, oradan Kasımpaşa, Pangaltı ve Taksim’e dek sınırı çizilen bir alanı kapsamaktadır. Son dönemde belediye kökenli ihalelerden para kazananlar, şehrin merkezine uzak kurulan uydu şehirlerde daha önce filmlerde gördükleri lükse doğru çekilirken, şehrin eski merkezleri eski ve yeni paranın son model koalisyonu için “dönüştürülmektedir”. Şimdi orada kuzu gibi yatmış, kurtların gelip yemesini bekleyen onlarca yıla yayılmış yüzlerce milyar dolardan bahsediyoruz.

Abartmıyorum... İki Fransız araştırmacı, Paris’in emlak değerini, Eiffel filan dahil 718 milyar euro, yani 1 trilyon dolar, 2 trilyon liradan fazla olarak hesaplamışlar. Aynı hesaba göre İstanbul’un emlak değeri, Hürriyet’in haberine göre 420 milyar euro, yani 600 milyar dolar, 1 trilyon 200 milyar liradan fazla. Paris’in yıllık üretimi 770 milyar dolar iken İstanbul’un 215 milyar olmasına, kişi başına düşen ortalama yıllık gelir Fransa’da 55 bin dolarken İstanbul’un 16 binde kalmasına bakmayan rant gözcüleri Paris’te emlak fiyatlarının İstanbul’un üç katı olmasına imreniyorlar. Ama fark yakında kapanacakmış. Nasıl mı? Bildiniz. Kentsel dönüşümün en önemli amacı budur, o arada çalışan kesimleri işten eve ve AVM’lere daha çabuk taşıyacak yollar, alt yapı hizmetleri de çıkarsa, ne âlâ, iktidarda kim varsa seçimde onun hesabına yazar.

Üstelik bu ilk de değildir. Taksim’e Taksim denmesinin nedeni, daha 1730’larda Birinci Mahmud’un bu bölgeyi su dağıtım (taksim) şebekesinin merkezi yaparak dönüştürmeye başlamasıdır. (Mesela Abdülmecid’in başarılı bir uydu-kent projesi olan Mecidiyeköy de bir kentsel dönüşüm projesi değil midir? İstanbul’da Yeniköy, Ankara’da Bahçelievler, Yenimahalle, Yenişehir (Sıhhiye-Kızılay bölgesi) hep kentsel dönüşüm projeleri değil midir?

Zincir en zayıf halkasından kırılır...

Yanlış anlaşılmamalı; kentler büyüdükçe, nüfus arttıkça kentsel dönüşüm kaçınılmaz hale gelebilir; bu bir müzmin muarızlık konusu olamaz. Dönüşüm, ahalinin kentle barışık rahatlığı için hedefleniyorsa neden sıkıntıya yol açsın?

Ama Taksim, Beyoğlu başka... Yalnızca dar bir bölgeye sıkışmış sabit alanın sürekli artan metrekare fiyatları nedeniyle değil. Mülk sahiplerinin kimlikleri nedeniyle de.

Beyoğlu’nun bundan önceki büyük dönüşüm hamlesi, Başbakan Adnan Menderes’in “İstanbul’u yeniden fethediyoruz” sloganıyla 1956 Eylül’ünde başlattığı iddialı inşaat hamlesi çerçevesinde olmuştur. (Yalçın Küçük, “İstanbul’un Türkler tarafından asıl fethi” der.) Türkiye tarihinde gayri Müslim azınlıklara yönelik en zalimane işlerden olan 6-7 Eylül 1955 saldırı dalgasından bir yıl sonra, gidenler gitmeye başladıktan sonra başlamış olması rastlantı değildir. Tıpkı saldırıdan bir kaç gün önce Kıbrıs görüşmelerinin tıkanmış olması gibi. Tıpkı 1895-96 ve 1906 Ermeni hadiseleri ardından (sadece İstanbul değil, bütün Anadolu) boşalan mülklere el konup kentlerin dönüştürülmesini hatırlatacak şekilde, Rumlar da 1955-1975 arasındaki yirmi yılda 200 bin nüfustan 2 bine düşmüşlerdir; diğer iki dalga da 1964 ve 1974 Kıbrıs’la bağlantılıdır.

Gezi Parkı’nı kazıyın, altından bütün bölgenin arazi rantının el değiştirmesi kavgası çıkar.

Zincir en zayıf halkasından kırılır. Gerçekten de İstanbul’un tarihi boyunca yaşadığı en büyük rant el değiştirmesi kavgası en zayıf yerinden, artık “başlangıcındaki masumiyeti” devletin Cumhurbaşkanınca dahi teslim edildiği şekilde çevre hakkından, Gezi Parkı’ndan kırılmıştır.

Nasıl önümüzdeki yılbaşı gecesi o bölgede, bu işlerle ilgisi ortaya çıkacak bir cinayetin işlenmesi çok mümkünse, ucunda bu kadar para ve böyle bir tarihi arka planı bulunan bir gelişmenin bir yerden patlayacağı belliydi; sadece biz görmedik.

Murat Yetkin / Radikal Kitap

Haberin Tamamı İçin: http://kitap.radikal.com.tr/Makale/icinden-gezi-ge...

FACEBOOK YORUMLARI

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Bu haber ile ilgili yorum bulunamadı...

Yorum Yazın

Başlıklar

› AnkaraFransaGezi ParkıHadiseİstanbulJames BondKatilRusyaSinemaTürk KızılayıUyuşturucuYalçın Küçük
Görüş Bildir